YEREL YÖNETİMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YEREL YÖNETİMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2014 Pazar

"AKLIM MARDİN'DE KALDI"

Bir seyahat ve sempozyum anımı anlatmak istiyorum.
Biraz geç de olsa anlatmam gereken bir seyahat ve sempozyum anısı...
Mardin'de Bilge Köyü katliamı yaşanmıştı ve 44 kişi hunharca katledilmişti.
AK Partili Mardin Belediyesi Mardin hakkında oluşan bu acı ve talihsiz imajı unutturmak için geniş kapsamlı uluslararası bir "yerel yönetim ve kalkınma sempozyumu" düzenlemişti. 
Değerli Başkan Beşir Ayanoğlu ve o dönemin Mardin Valisi Hasan Duruer gerçekten muhteşem bir ev sahipliği yaptı.
Aslında kendi adıma "bulunmamam gereken bir yerdeyim" diye bir duygu oluştu bende Mardin'e varır varmaz... Mardin muhteşemdi ama, ilk kez şöhretler karmasında yer almıştım:)
Evet bir akademisyen olarak sempozyum ilgi alanıma giriyordu ama, sempozyuma katılan en "şöhretsiz" kişi olarak hissettim kendimi...
Dediğim gibi adeta "şöhretler karması"nın içine düşmüştüm... Toplantıya katılan isimlerden hatırlayabildiklerimi yazarsam sanırım bana hak verirsiniz: Taha Akyol, Sami Selçuk, Nur Vergin, Ali Bulaç, Hüseyin Yayman, Neşe Düzel, Cengiz Çandar, Bejan Matur, Altan Tan, Fikret Toksöz, Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Seyfi Öğün, Fehmi Huveydi, Chris Game, Gülay Göktürk, Avni Özgürel, Süleyman Yaşar, Erol Katırcıoğlu, Avni Özgürel, Saliba Özmen, Kenan Mortan, Ümit Meriç, Nilüfer Narlı... İsmini hatırlayamadığım daha birçok kişi...
***
Toplantıya ilgi muhteşemdi, salon tıklım tıklım doluydu... Toplantı, ne kadar amacına ulaştı bilmiyorum... Ben naif bir şekilde yerel yönetim, demokrasi ve kalkınma derken bazı konuşmacılar "Mezopotamya, öz savunma güçleri, koruculuğun bitmesi, özerklik" gibi kavramları sıkça kullanıyorlardı. Doğrusu benim hiç beklemediğim bir ortamdı... Bazı isimler trübüne oynarken, bazıları da "bütün ve bir Türkiye'nin derdiyle" konuştular...
Çok güzel konuşmalar da oldu kuşkusuz... Bütün konuşmaları burada değerlendirmek istemiyorum...
***
Bilge Köyü'ne hep birlikte gittik. Kurşunlanmış evleri gezdik. Katledilen aile korucu ailesi. Devletten birçok sertifika almışlar, devletin yanında bir aile. Sertifikalardan bazıları kurşunlanmış duvarlarda hala asılı duruyordu...
Dara Harabelerine gittik...
Artuklu Kervansaraylarını gezdik... 
Ulu Cami ve Selçuklu döneminden kalma medreseleri (Kasımiye, Şehidiye, Zinciriye gibi) gezdik... 
Deyrul Zafaran Manastırı'na gittik...
Kızıltepe'ye gittik ve orada çok güzel bir akşam geçirdik...
Murathan Mungan'ın evini ziyaret ettik...
Mardin'de çarşıları gezdik ve telkari işlemeli hediyeler aldık...
Mardin esnafını çok sevdim...
Abbaralar sokağını çok sevdim...
Mardin'e hayran kaldım ve ülkemden haberim olmadığına çok üzüldüm...
Ve kendi kendime "Mardin'e birkaç kez gelmeliyim" diye söylendim hep. Ama bir daha kısmet olmadı... 
Mardin türkülerinden oluşan CD hediye edildi, Mardin'i anlatan ve üzerinde "Aklım Mardin'de Kaldı" yazan tanıtım CD'si çok güzeldi...
Gerçekten aklım Mardin'de kaldı...
***
Mardin'e tedirgin gittiğimi söylemeliyim...
Sonuçta bir durgunluk süreci vardı, Mardin'de bir AK Partili belediye vardı... Ama nedense öyle bir tedirginlikte vardı...
Terörle anılan illerden birisiydi... Mardin merkezde böyle bir endişe olmasa da ilçelerinde terör hep vardı. 
***
Bu yazının asıl amacına gelelim...
Mardin'de beni çok etkileyen iki olayı anlatmak istiyorum. Aslında anlatsam mı, anlatmasam mı diye çok düşündüm. Çünkü bu aralar kavramlar, konular, anlatılanlar yolunu şaşırdı. Siyah dediğinizde beyaz, beyaz dediğinizde siyah anlaşılabiliyor. Yine de, çok etkilendiğim  bu iki olayı aktarmak istiyorum...

Birincisi sempozyumda Altan Tan'ın söyledikleri... Altan Tan aynen şunları söyledi: "Burada bir üniversite açıldı ve bir Türk generalin adı verildi. Mardin'de başka isim mi yoktu? Hükümet buraya çok yatırım yapıyor, Mardin'le çok ilgileniyor, burayı küçük bir İsviçre yapıp bölgeden koparmak istiyor. Buna izin vermeyeceğiz..."
Elbette herkes düşüncesini söyleyebilir de, benim anlamadığım güya bölgeyi seven ve bölgenin kalkınmasını isteyen bir insan hükümetin yatırımlarından nasıl rahatsız olabiliyordu? İşte bu sualin cevabını Einstein bile veremez...
***
Fakat ne oldu sonuçta?
Mardin AK Parti'den HDP çizgisindeki Ahmet Türk'e geçti...
Neden biliyor musunuz?
Hala neden böyle bir yasanın çıktığını anlayamadığımız o yasa nedeniyle:
2012'de çıkarılan 6360 sayılı "yeni büyükşehir modeli" oluşturan  yasa yüzünden...
Düşünebiliyor musunuz, Mardin bir yasayla el değiştirdi ve ne yazık ki Altan Tan'ın o dönem söyledikleri gerçekleşmiş oldu...
Düşünebiliyor musunuz, bir kentin "taşrası"nın oyları nedeniyle o "kent merkezinin siyasi iradesi" el değiştiriyor...
Kentteki Araplar, Türkler, Yezidiler, Keldaniler, Süryaniler, Kürtler ağır bir baskı altında... (Bölgeyi çok iyi bilen yazarlar endişeli yazılar yazıyorlar bu aralar, isim vermeyeyim burada...)
Anlayamıyorum, anlayamayacağım...
***
İkinci olay ise şu:
Herkes guruplarla geldiği için dönüşte ben yalnız kaldım. Belediye yetkililerine dedim ki, "beni havaalanına kim bırakacak?"
Ulaşımı üstlenen firmanın sahibine söylediler ve adam "ben bırakırım" dedi...
Arabada, tur firmasının sahibi bir de ben küçük bir araçla havaalanına doğru giderken dedim ki arkadaşa "Buralara çok tedirgin geldik. Ama Mardin'i çok başka buldum, hayran kaldım, güzel gelişmeler var. Ama bu bölgedeki sorunlar ne olacak, endişeleniyoruz..."
Aynen şunu söyledi: "Hocam biz buradayız, biz vatansever insanlarız bu ülkenin bir ve beraber yaşaması için çocuklarımızı adam gibi yetiştirmek için herşeyi yapıyoruz, biz kardeşiz kimse bizi birbirimize yabancılaştıramaz, biz burada olduğumuz sürece hiç endişelenmeyin."
Dedim ki "çok iyimsersiniz"  sizin çocuklarınızla nasıl bir dönüşüm olacak ki!
Ama adam söylediklerinde ısrarcıydı...
Aslında söylediği çok başka şeylerde vardı, ama manipülatif gündemler gereği yazmamak daha iyi sanki...
***
Şimdi bilmiyorum o arkadaş ne düşünüyor ama bölge ve Mardin ne yazık ki bıraktığımız gibi değil...
Bölgeden hiç iyi haberler gelmiyor...
2009'da orada bölücülük adına söylenenler birer birer gerçekleşiyor gibi...
Hep "bekle ve gör" avuntusuyla devam ediyoruz...
***
Umarım çözüm olur, umarım kan durur, umarım terör çeker karanlık gölgesini bu coğrafyadan...
Ama kesin olan şu:
Aklım Mardin'de kaldı...

O etkinliğin linki:
“Mardin’de değişim ve gelecek arayışı yerel kalkınma yerel demokrasi ve sosyal dokunun rehabilitasyonu sempozyumu”
http://www.mardinnethaber.com/index.php?istek=hd&hid=2277

30 Eylül 2014 Salı

Yerel Yönetimlerde Reform: Ne Oldu? Ne Olmalı?


     6360'la belediyelere devredilen yetki ve sorumluluklar, belediyelerin kapasitesini aşıyor, köyler
ve beldeler hem öksüz hem de sahipsiz konumunda. Büyükşehir reformunun hızlı ve ani olması, idare sistemini önemli sorunlarla karşı karşıya getirdi. Mülki idarenin zayıflatılması doğru değildir. Mülki idarenin dengeleyici ve denetleyici işlevleri devam etmelidir. Büyükşehir belediyelerinin köyler ve beldeler üzerindeki yetkisi kaldırılmalıdır. İstanbul ve Kocaeli örnekleri üzerinden genel bir model çıkarmak, doğru sonuçlara ulaştırmayabilir. Bu yazıda genel olarak yerel yönetim reformu tartışılmaya çalışılmıştır.
Tanzimat Fermanı’ndan itibaren bu coğrafyada siyasal ve yönetsel alanda giderek güçlenen ve sürekli olan bir “reform” süreci yaşanıyor. Osmanlı Dönemi’nin kendine özgü koşulları, yönetim reformunun ulusal ve yerel alanda sağlam temellere oturmasını engellemiştir. Cumhuriyet Dönemini de 1985’ten önce ve sonra diye ayırmak gerekir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1930’lu yıllarla birlikte yasal-hukuksal çerçevenin çizilmesinde önemli adımlar atılmıştır. Ancak, yerel yönetim olarak Ankara’nın özellikle kent planlaması ve imar boyutuyla öne çıktığını görmekteyiz. Etkili ve fakat yetersiz bir Ankara planlaması, diğer kentlerde de kent planlamasını beraberinde getirmiştir. Akşehir’den Tatvan’a kadar birçok yerde kent planları yapılmıştır. Fakat, bu yerel yönetimciliğin planlama ve devamında da modernleşme anlamında çok yaygınlaşamadığını ve kurumsallaşamadığını belirtmek gerekiyor. Elbette bu sorunun temelinde hem Türkiye’nin hem de dünyanın o dönemde oldukça sorunlu bir evreden geçiyor olması yatmaktadır.
1950 dönemiyle başlayan toplumsal hareketlilik kentleri ve yerel yönetimleri deyim yerindeyse ezmiştir. 1940’lı yıllarda başlayan “gecekondulaşma” 1950’li yıllardan itibaren yerel yönetimlerin ve reform çalışmalarının birinci konusu haline gelmiştir. Kentlerde planlama iflas etmiştir. Yerel yönetimler iflas etmiştir. Kent yönetimleri nüfus akınlarına dayanamamış ve kentleri “kendi haline” bırakmışlardır. 1960’lı yıllardan itibaren birçok reform çalışmasında ve elbette “beş yıllık”  kalkınma planlarında kentleşme, metropolitenleşme, gecekondu ve bölgesel dengesizlikler önemli ve ağırlıklı bir gündem maddesi olarak ortaya çıkmıştır… 1950’li ve 1960’lı yıllarda İstanbul, İzmir, Konya ve Kayseri gibi kentlerde oldukça önemli yerel yönetim uygulamaları görülmüştür. Ancak, bu uygulamaların kurumsallaşması ve yaygınlaşması konusu her zaman sorunlu olmuştur.
1970’lerde toplumcu belediyecilik ya da “teknopolitik” akım kısa bir süre etkili olmuşsa da yaygınlaşamamıştır. 1978’de Bülent Ecevit hükümetinin kısa dönemli iktidarında, belki de Türkiye’de ilk ve son olarak kurulan “Yerel Yönetimler Bakanlığı” oldukça kısa ömürlü olmuştur. 12 Eylül 1980 döneminde yaşanan “ara rejim” döneminde de bazı kısmi reformlar yapılmıştır. Bu dönemde özellikle “merkezileşme” eğilimlerinin sergilendiği bilinmektedir. 1983’te sona eren 12 Eylül rejimi, ANAP iktidarı ile yer değiştirmiştir. ANAP iktidarı birçok alanda özellikle “neoliberal” ya da “yeni sağ” olarak isimlendirilen politikalar doğrultusunda yasal-hukuksal düzenlemelere gitmiştir.
İlk önemli dönüşüm veya yenilik 1984 yılında ilk “anakent” yönetimlerinin kurulmasıdır. Anayasa’da öngörülen “büyük yerleşim birimleri için özel yönetim biçimleri getirilebilir” hükmü gereğinde Kanun Hükmünde Kararname ile Ankara, İstanbul ve İzmir’de üç tane anakent belediyesi kurulmuştur. Bugün sayıları 16 olan büyükşehir belediyeleri, o dönemin ürünüdür. Yerel kamu hizmetlerinde etkinlik için önemli bir model olarak kabul edilen anakent yönetim modelleri, gerçek anlamda bir “başkanlık” modeli olarak da görülmektedir. Bu değerlendirmenin çok yerinde olduğu söylenebilir. Milyar liralık bütçeler ve her türlü tasarrufla bugün anakent yönetimleri “kontrolden çıkmış” görüntüsü çizmektedirler. Örneğin, belediyelerin devlete olan 7 milyar liranın üstündeki (eski birimle katrilyon) borcun 4.3 milyarı yalnızca bir anakent belediyesine ait ve bu anakent belediyesinin “savurganlığı” da kamuoyunun gözleri önünde…
1985 yılında 3194 sayılı İmar Kanunu gereğince yapılan düzenlemeler sonucu, önemli “yetkiler” ve “kaynaklar” yerel yönetimlere aktarıldı. Türkiye’de yerel yönetim geleneğinin farklı bir ilerleme sürecine girdiği bu dönem, birçok hastalığı da beraberinde getirmiştir. Türkiye’de yerel yönetim “kurum” olarak yaygın bir biçimde kendini göstermiştir. Fakat, altyapısı, kurumsallaşması, personeli ve yönetim kültürü hastalıklı bir yapı üzerine gelen bu yeni olanaklar, yerel yöneticileri ve yönetimleri “şaşkınlığa” yöneltmiştir. Önemli kentsel hizmetlerle birlikte, önemli “skandalların” da yaşandığı bu dönem, her şeye rağmen yerel yönetim geleneğinin oluşması ve yerel yönetimlerin demokratikleşmesi bakımından yaygın bir “temel” oluşturabilmiştir.
1990-2004 yılları “reform” arayışlarıyla geçmiştir. 1990-2000 arasında yerel yönetim reformuyla ilgili birçok “yasa tasarısı” hazırlanmış, ancak bunlardan hiçbirisi yasalaşamamıştır. Bu dönemde konuşulan ve yasalaşması istenen konular arasında yerel yönetimlere daha fazla özerklik, gönüllülük, stratejik yönetim ve demokratiklik gibi konuların olduğu söylenebilir.
2004 sonrasındaki “reform dalgası”nda her yerel yönetim birimi için yeni bir yasa çıkarılmıştır. Avrupa Birliği sürecinin de etkisiyle oldukça ileri düzeyde ve hatta “aşırı” sayılabilecek reform kalemleri gündeme gelmiştir. Çünkü, yerel yönetimlerin Batılı emsalleri düzeyine ulaşması için gerekli olan reform adımlarından bir kısmının Türkiye için henüz erken gündeme getirildiği belirtilebilir. Yerel yönetimlerin denetimsiz bir özerkliği, göstermelik bir demokratikliği, altyapısız bir kurumsallaşmayı ve her şeyden önemlisi “halksız” ve “yurttaşsız” bir yerel yönetim kültürüyle “hasta” bir yapıdan oluştuğunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.
Yeni yerel yönetim yasalarında geleceğe dönüklük kültürünün oluşturulması için “stratejik yönetim” anlayışı ağırlıklı olarak yer almaktadır. Gerek stratejik plan öngörüleri ve gerekse diğer tamamlayıcı ilkeler yerel yönetimleri “gelecek planlaması” yapmaya zorlamaktadır. “Kent Konseyleri” ve “gönüllülük” mekanizmaları ile “katılımcı” ve “demokratik” bir kültürün özendirilmesi de yeni yasalarda açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, “performans denetimi” ve iç-dış denetim mekanizmaları gibi denetim mekanizmaları ile de denetime farklı bir boyut getirilmiştir. Bundan başka, “yönetişim” yaklaşımı ile farklı “aktörler”in dahil olabileceği sistemler de öngörülmüştür.
Bugün, yerel yönetimlerin “reform süreci”ne devam edilmesi gerektiği açıktır. Herşeye rağmen en önemli sorun denetim sorunudur. Belediye başkanlarına kulak verince, bugün dahi en önemli sorunun “vesayet” olduğu gündeme getirilmektedir. Ancak, bu kesinlikle doğru olmayan bir değerlendirmedir. Ne yazık ki, özellikle büyükşehir belediye başkanlığı adeta “başkanlık” sistemini çağrıştırmaktadır. Belediye başkanları her türlü tasarrufu yapabilmektedir. İstedikleri birimi oluşturma, istedikleri kurum ve kuruluşlarla etkileşime geçme, oldukça büyük bütçeli rant ilişkileri, profesyonel spor kulüpleri alıp-satma ve etnik kışkırtıcılığın bayraktarlığını yapma gibi etkinlikler, buzdağının yalnızca görünen kısmı olarak görülmelidir.
En önemli sorunlardan birisi de, Türkiye’de reform yasalarının uygulanma sürecinin hiçbir biçimde izlenmemesidir. Yalnızca kent konseyleri örneğinden hareket edilerek bir değerlendirme yapılacak olursa, hemen hemen bütün belediyelerin bu uygulamayı salt “yasa gereği/maddesi” olduğu için başlattıkları; ancak, hiçbir biçimde işlevselleşmediği ve yalnızca “göstermelik” olduğu görülmektedir. Bu örnekten hareketle bile, bütün yasaların ve hükümlerinin ilgili mercilerce birimler oluşturularak takip edilmesi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bütün bunlar yapılmadığına göre, tek ve son çare kamuoyu ve yurttaş denetimini harekete geçirmektir. Türkiye’nin hızla akan ve değişen  gündeminde böyle bir gelişme de beklenemeyeceğine göre artık kendimizi tarihsel akış sürecine kaptırıp olanları izlememiz gerekiyor. “Seyirci”demokrasisi giderek güçlenirken katılımcı/müzakereci/diyalojikdemokrasi giderek zayıflamaktadır. 

28 Ağustos 2014 Perşembe

Bunun Adı Sosyal Belediyecilik mi?

Belediyelerin denetiminde çok önemli sorunlar var. Büyükşehir belediyelerinin dev bütçelere ulaşması
buna karşın özellikle kamuoyu denetiminin yapılamaması; yani açık bütçe ve katılımcı bütçe yöntemlerinin uygulanmaması açık ve kapalı yolsuzluklara, kayırmalara, savurganlıklara neden oluyor...
Bütçe kamu/devlet bütçesi ama, belediye başkanları bu bütçeyi pekala kendi bütçeleri gibi kullanabiliyorlar...
Bu hafta bir dergiyi karıştırırken (İB) yargı kararı adı altında ilginç bir yazı gördüm, merakla inceledim ve hayretlere düştüm...

Belediye başkanı düğünde evlenen çiftlere altın takıyor ve bunu belediye bütçesinden ödüyor...
Doğru mu, değil mi?
Son kararı Sayıştay Temyiz Kurulu vermiş...

Sayıştay Temyiz Kurulu'nun 38172 ve 07.01.2014 tarihli kararı şöyle:

"Düğün ve çeşitli etkinliklerde hediye edilmek üzere alınan altın bedellerinin belediye bütçesinden ödenmesi nedeniyle 5.962 TL tazmin hükmü verilmiştir."
Yani Sayıştay denetçileri belediye başkanının belediye bütçesinden böyle bir harcama yapamayacağına ve bu harcamanın belediye başkanı tarafından yapılmasına, belediye bütçesinden yapılan giderin başkan tarafından karşılanmasına karar vermiş.
Ancak, ilgili belediye başkanı bu karara itiraz etmiş ve aynen şöyle demiş:
Belediye başkanlığı makamına vatandaşlar tarafından düğün, nişan, sünnet vb. davetiyeler geldiğini, örf adet gereği çocuğunu evlendiren veya sünnet düğünü yapan vatandaşların Belediye Başkanını yanlarında görmek istediğini, davet üzerine katıldığı bu törenlerde örf adet gereği evlenen çiftlere hediye takı takıldığını, bazı büyükşehir belediye başkanlarının sosyal amaçlı olarak her yıl toplu sünnet ve nikah törenleri düzenlemekte ve bu şekilde sosyal yardımda bulunduklarını ve bunun "kamu zararı" olarak kabul edilemeyeceğini tazmin hükmünün kaldırılması gerektiği...

Savcılık da, "kamu görevlileri kamu kaynaklarını kullanarak hediye veremez, resmi gün, tören ve bayramlar dışında hiçbir gerçek ve tüzel kişiye çelenk veya çiçek gönderemezler..." vs gibi gerekçelerle belediye başkanının bu tür harcamalar yapamayacağını belirtmiş...

Epey bir ayrıntı var ama ben doğrudan sonuca geleyim...
SONUÇ: Belediye başkanının belediyeyi temsilen katılmış olduğu nişan, nikah ve düğün törenlerinde altın hediye etmesi, ilgili yönergenin 10. maddesinde düzenlenen mahalli örf, adet ve sosyal yaşantı için de gerekli sayılan etkinlikler kapsamında bulunduğundan yapılan harcamada mevzuata aykırılık görülmediğinden 5962 TL tazmin hükmünün KALDIRILMASINA...
Yani belediye başkanları bu tür harcamaları yapabilir...

Peki belediye başkanı her katıldığı düğünde 10 bin TL'lik altın takmaya kalkarsa ne olacak?
"Temsil-ağırlama gideri" mi sayılacak?


Ne yazık ki yasal olarak o kadar çok kılıf uyduruluyor ki, vatandaşın vergileriyle oluşturulan kamu bütçesi birilerinin ağalık yapması için rahatlıkla kullandırılabiliyor...

Hem 5962 TL ne ki?

Bir büyükşehir belediye başkanı uçak kiralayıp bütün eş dost, akrabayla (150 kişi) Paris'e gitmedi mi?
Bazı belediye başkanları kendilerini devlet başkanı gibi görüp birçok ülkeye dev bütçelerle "yardım" aktarmadı mı? Senin Türkiye Cumhuriyeti devletin yapıyor zaten bu yardımları, sen hangi sıfatla kentin parasını çarçur ediyorsun?
Ayrıca ihaleler incelensin bakalım 100 TL'lik maliyetlerin gerçekte 30 veya 40 TL ile de yapılabileceği, kayırmalarla nasıl dev yolsuzlukların yapıldığı görülecektir.
En basitinden daha önce birkaç kez yazdım, belediye arsalarının satışıyla bazı özel firmalara bir hafta içinde yüzde yüzlük kar getirdiğini ve bunun belediye tarafından yapılan yolsuzluk olduğunu...
Mesela bir arsa satılıyor 5 milyon TL'ye ve o arsa aynı hafta içerisinde bir başkasına 11 milyon TL'ye devrediliyor...

Türkiye'de yeni zenginler sınıfı böyle oluşturuluyor... Vatandaş da asgari ücretle ayakta kalmaya çalışıyor...

Denetimin eli kolu bağlı. Sayıştay denetimleri yetersiz, yapılan denetimlerin raporu da Sayıştay'da kalıyor...
Ayrıca bazı soruşturmaların yapılması hükümet iznine bağlı...
Her belediye bir devlet oldu...
Malum bazıları da özerklik adı altında bu ülkenin bütünlüğü aleyhine çalışan illegal yapılara destek sağlıyor...

Tabi önemli olan belediyelerin görünür hizmetleri... Bunların lafı edilir mi? Özerk, demokratik ve güçlü yerel yönetimlerimiz var sözde...

Nasıl olsa vatandaş vergisini veriyor... Asgari ücretle o kadar mutlu ki, hem belediye başkanları hem de ülke büyükleri için dua ediyor...

Tevfik Fikret ne demişti;

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

13 Nisan 2014 Pazar

30 Mart 2014 Yerel Seçimleri Üzerine Konya Okumaları

30 Mart yerel seçimlerinin sonucunda AKP büyük bir zafer kazandı Konya’da…
MHP 3, CHP 1, Saadet de 1 ilçe belediye başkanlığı kazandı. Merkez ilçelerde dahil, 26 ilçede belediye başkanlığını AKP kazandı…
Bunda elbette Başbakan’ın olağanüstü bir performansla yürüttüğü seçim kampanyasının etkisi olmakla birlikte, başarıdaki en büyük pay AKP İl Başkanlığı ve Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek’e aittir…
Tahir Akyürek’in belediyeciliğini sürekli olarak eleştiriyorum. Bir akademisyen olarak değil, bir vatandaş olarak da bu kentte yapılan belediyeciliğin popülist ve günü kurtarmaya yönelik olduğunu; şehircilik ilkelerine aykırı bir belediyecilik yapıldığını; imar kararları konusunda çok büyük sorunlar olduğunu söylemeye devam edeceğim…
Bu konuda onlarca yazı yazdım, ancak bu yazıda konu o değil!
Bu nedenle, Tahir Akyürek’i bu büyük başarısı için de kutluyorum…
Eğriye eğri, doğruya doğru…
***
AKP Konya’da neden başarılı oldu?
1-Öncelikle “görünür” yatırımlara ağırlık veriliyor. 10 yılda 63 üst geçit buna en önemli örnek…
Kimse hava kirliliğini, ulaşımın felç olmasını, imar facialarını, kentin acil ihtiyaçlarının ertelenmesini (metro, çevre yolu vs) görmüyor.
2-6360 sayılı “tuhaf” büyükşehir düzenlemesi çıkar çıkmaz AKP’li belediye başkanları, milletvekilleri ve il yönetimi köyleri, beldeleri, ilçeleri tek tek ve aylarca gezdiler…
Hatta kendisiyle kanun çıkmadan bir yıl önce görüştüğüm İl Genel Meclisi Başkanı il özel idarelerinin yaptığı hizmetleri yere göğe sığdıramazken, bir de baktım yasadan sonra köylerde il özel idaresinin gereksizliğini, büyükşehir belediyesinin çok büyük yatırımlar yapacağını anlatıyor.
Benim ağzım açık kaldı ama, AKP il yönetimini bu “ikna yeteneği”nden dolayı kutluyorum.
(Bu arada merak ediyorum; 30 Mart’tan itibaren Konya’nın 31 ilçesi gibi Taşkent’in ve Yunak’ın köyleri de Konya Büyükşehir Belediyesi’nin “mahallesi” oldu ya, acaba büyükşehir belediyesi “en azından” belediye otobüs seferleri başlattı mı?)
3-AKP parti teşkilatı olarak seçimler için beş yıl çalışıyor. Kaç tane bakan ve genel başkan yardımcısı geldi. Çoğunun basın toplantısına katıldım. Yerel basında gündem olmak için her fırsatı değerlendiren bir parti, AKP… (Kamu kurumları da zaten hükümet icraatlarıyla ilgili toplantı ve etkinliklerde dolaylı olarak AKP’nin pozisyonunun güçlenmesini sağlıyor.)
4-AKP’nin geniş kapsamlı “sosyal yardım” politikaları da çok güçlü bir tercih nedeni… Bunların ne kadarının gerçekten “sosyal yardım”, ne kadarının “seçim çalışması” olduğu tartışılabilir,  o ayrı konu.
Muhalefet ne yapıyor?
1-Muhalefet yerle düzeyde beş yıl tatilde, sadece beş ay çalışarak seçim kazanmak istiyor. Bu olanaksız bir şey… İktidar karşısında da bu kadar dezavantajlı konumda iseniz, seçim kazanmayı beklemeyin…
2-CHP anamuhalefet partisi ama, bu kentte varlığı ile yokluğu belli değil. Konya milletvekili Atilla Kart olmasa, CHP Konya’da hiç yok denebilir. Beş yıl boyunca belediyelerin yaptığı yüzlerce yanlış ortada dolaşıyorken CHP İl Teşkilatı bunlarla ilgili neden bir kamuoyu çalışması yapmaz, anlaşılır değil. İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. Bir partinin ülkede seçim kazanması, yerel teşkilatların kapasitesine bağlıdır daha çok.
3-MHP de, çalışkanlık konusunda CHP ile aynı kategoriye konulabilir. Ancak, MHP en azından Konya’nın ilçelerinde çok güçlü… Geçen yerel seçimlerde Cihanbeyli gibi bir ilçeyi bile MHP’li aday kazanmıştı. MHP bunların nedenlerini iyi araştırıp her ilçede etkili adaylar çıkaramadı demekki. Konya milletvekili Mustafa Kalaycı olmasa MHP’nin de güncel gelişmelere yönelik bir muhalefetini beş yıl boyunca göremiyorsunuz. İl teşkilatı, sadece hava kirliliği, ulaşım ve imar konusunda her ay bir etkinlik düzenlese, Konya’da çok büyük bir ilgi uyandıracağı kesin… İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. MHP Konya’da diğer partilere göre çok önemli avantajlara sahip… Ancak, bu avantajlarını kullanamadı.
4-Saadet Partisi, Konya’da “beş yıl” boyunca en etkili muhalefet yapan parti. Medyadan ve etkinliklerden anladığım kadarıyla Büyükşehir Belediyesi’ni çok iyi takip ediyorlar. Seçimler sırasında da AKP’den sonra seçim çalışmaları en “görünür” olan Saadet Partisi’ydi. Fakat Türkiye’de “oluşturulan” genel hava Saadet seçmenlerini de AKP’ye kaydırmış görünüyor. Yine de Konya’da beş yıllık etkinlikler açısından bakınca Saadet Partisi’nin anamuhalefet konumunda olduğunu söyleyebiliriz.
5-Muhalefet genel olarak proje ve projeksiyon da sunamadı. Tahir Akyürek 2500 projeden (bunların bir kısmı mikro projeler de olsa) bahsederken, muhalefetten böyle bir seçim propagandası görülemedi. Hatta AKP yeni büyükşehir modelini köyler, kasabalar ve ilçelerde ballandıra ballandıra anlatırken (örneğin büyük yatırımlar gelecek, şehirli gibi yaşayacaksınız, Konya’daki hizmetler size de gelecek gibi), bazı muhalefet partililer “büyükşehir yasasının kırsalı mağdur edeceğini, iktidara geldiklerinde bu yasayı kaldıracaklarını” bile söylediler. Tamam haklısınız da, seçmen “vaad görmek” ve “ikna olmak” ister. Hiç böyle bir strateji ile seçmenden oy istenir mi? Bırakın kırsaldaki ve şehirdeki seçmeni üst düzey politikacıların ve büyükşehir belediye başkan adaylarının büyük bir çoğunluğu bile büyükşehir kanunun içeriğini bilmezken, bu nasıl bir seçim stratejisidir anlamak olanaksız… Büyükşehir kanunu bence de “facia” ama, seçmenden oy almak istiyorsanız o konuya hiç girmeyeceksiniz… “Temelsiz vaadlerde bulunulsun” demiyorum ancak  “seçmenin dilinden” anlamak gerekiyor. AKP, kullanabileceği her yöntemi kullandı ve seçimden birinci parti olarak çıktı. Böylece, “seçmenin dili”nden anladığını da gösterdi…
Kedilerin (!) trafolara girmesi, seçim kurulları üzerindeki gölgeler, birçok yerde seçimin iptal edilmesi ve yeniden yapılacak olması muhalafet için bir bahane olamaz.
Sandıkları ve seçim tutanaklarını bile gerektiği gibi izleyemeyen muhalefet, sanıyorum bu seçimden çok şey öğrenmiştir…
İktidarın yolu, belediyelerden geçiyor…
Muhalefet eğer iktidar olmak istiyorsa, “mutlaka ama mutlaka” il teşkilatları içerisinde “belediye faaliyetlerini izleme merkezi” kurmalıdır…
Bir taraftan belediyelerin yanlış karar ve politikalarını kamuoyunun gündemine taşırken, diğer yandan da “proje üretim birimi” oluşturmalıdır…
Eleştirmek yetmez, “ne yapacağınız” konusunda da toplumu ikna etmeniz gerekir…
Türkiye’nin “iktidar alternatifi olabilecek” güçlü bir muhalefete ekmek gibi, su gibi ihtiyacı var…
Farklı partiler iktidara gelebilmeli ki, toplum farklı kadroları ve yaklaşımları tanıma olanağı elde edebilsin ve Türkiye çoğulcu demokrasi kültürünü geliştirebilsin…
Demokrasi değişimdir… Değişimin yeri de sandıktır… 

3 Kasım 2013 Pazar

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ NEDEN "FETİŞ" HALİNE GETİRİLDİ? HER DERDE DEVA MI BU BELEDİYELER?

Türkiye’de 6360 sayılı yasa ile 30 adet “eyalet” niteliğinde büyükşehir belediyesi Mart 2014’ten
itibaren, 30 vilayette halka yerel kamu hizmetleri sunmaya başlayacaklar. Halihazırda 16 adet büyükşehir belediyesi var. Malum olduğu üzere büyükşehir belediyeciliği 1984’ten bu yana Türkiye’de uygulanıyor.
Göreceli olarak bu belediyecilik başarılı olmuştur elbette… Ulaşım, çöp, planlama, gecekondu ile mücadele gibi alanlarda kısmi ve göreceli bir başarı mutlaka vardır…
Ancak, şehircilik ilkeleri ve çağdaş ülkelerdeki uygulamalardan bakarsak, büyükşehir belediyelerimiz sınıfta kalmıştır. Mevcut sorunları veya enkazı temizleyerek yeni ve çözülmesi neredeyse olanaksız sorunları miras bırakan bir belediyecilik uygulaması yapılmaktadır şu anda Türkiye’de…
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Konya… Bütün büyükşehirlerde ulaşım sorunu dahi çözülebilmiş değildir… Konut politikaları rantiyeciliğe kurban edilmiş, kentlerin doğayla dolayısıyla yaşamla bağları koparılmıştır.
Örneğin, Konya’da 25 yıldır ne hava kirliliği sorunu çözülebilmiş, ne ulaşım ne de imar sorunları…
Bu mudur büyükşehir belediyeciliğinin başarısı?
Kent merkezlerinin sorunlarını çözemeyen büyükşehir belediyeleri ilçelerin, beldelerin, köylerin, mezraların sorunlarını çözecek öyle mi? Turizm, tarih ve kültür alanlarının sorunlarının çözümü kapasitesi ve kurumsallaşması sorunlu büyükşehir belediyelerince mi sağlanacak?
Buna olsa olsa ütopik belediyecilik denir!
Fakat insanımız “acıya ve arabesk birikimlere” aşinadır!
Kent yaşamı, ne kadar acı verse de yaşamın farkında olmayan bireyler, yapılan üst geçitlerle mutlu mesut yaşamaya devam edeceklerdir.
***
Bakınız, daha lisans düzeyinde şehir plancısı öğrencileri Konya’daki Büyükşehir Belediyesi’nin görmediği sorun alanları hakkında neler söylüyorlar. Derslerine girdiğim sınıfta tek tek öğrencilerle konuştum ve son derece doğru ve yerinde saptamalar yapıldığını gördüm. Burada da sizlerle paylaşmak istedim.
Şehir Planlama öğrencilerinin gözünden Konya’da mevcut belediyecilik sorunları (Parantez içi açıklamalar bana aittir.):
  • Çevre yollarının şehrin içinde kalması (Yeni çalışma var mı, yok!)
·         Modern-geleneksel mimari uyuşmazlığı (Tarihi yansıtan mimariden eser yok. Sadece Başbakan’ın talimatıyla eski Konya restore ediliyor. Bir anlamda Konya’da belediyeciliğe de Başbakan yön veriyor. Bunu daha önce de yazdım. Çünkü, ulusal basında da yazanlar oldu.)
·         İnşaat emsal oranlarının değişmesi ve yapı yoğunluğu (Son birkaç yılda, kentin kalbi denilecek alanlara dev gökdelenler, hastaneler, plazalar inşa edilmesinin hangi kitapta yeri olduğunu bulamadım.)
·         Toplu taşıma sorunu---tramvay, dolmuş, otobüs (Toplu taşıma çok önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Metro çalışması yok. Tramvay hasta. YHT ile 1.45 dk’da Ankara’dan geliyorsunuz, Gar’dan kampüse de 1 saatte geliyorsunuz.)
·         Aşırı kentsel yayılma ve denetim sorunu.
·         Kent içi trafik sorunu (Kent içi trafik İstanbul (!) standartlarını yakaladı.)
·         Alt kent olarak Bosna Hersek mahallesi-- öğrenci kenti (Sosyal bütünleşme sorunları.)
·         Gökdelenler ve kentsel silüet
·         Kentsel rantın kamuya kazandırılamaması
·         Sanayinin kent içinde kalışı.
·         Ulaşım araçları odaklı kentsel düzenlemeler.
·         Yeşil alan sıkıntısı (Kent içinde yeşil alanların yok edilerek, ulaşım sorunu olan kentin çeperlerine parkların inşa edilmesi. Mesela, bir ilçe belediye binasının bahçesine ÖZEL hastane ruhsatının verilmesi. O özel hastane hızla yükseliyor. Bu belediyeciliği izah edebilecek olan varsa, dinlemeye hazırım.)
·         Kent içindeki parkların enerji nakil hatlarının altına yapılması
·         Bisiklete uygun topografyaya rağmen altyapı sorunu- Bisiklet yolları sıkıntısı
·         Hızlı trenin diğer ulaşım araçları ile entegrasyon sıkıntısı
·         Mevlana meydanı projesi (Meydandaki ağaçların yok edilerek tamamen beton, kullanışsız ve sevimsiz bir görüntünün ortaya çıkması.)
·         Havaalanına ulaşım sıkıntısı
·         Yatırım kararlarının kentsel yoğunluğu artırma etkisi
·         Engelli, yaşlı ve çocuklar için kentsel alan azlığı (Bırakın dezavantajlı kesimleri, yaya odaklı olmayan belediyecilik kentsel alanların kullanımını zorlaştırıyor.)
·         Bilim Merkezi’nin kentin dışında sanayi alanına yapılması, işlevsizleşmesini sağlayacaktır.
·         Yeni Stadyum’un yer seçimi son derece kötüdür. Yoğun nüfusun barındığı ve trafik sorunlarının had safhada olduğu bir alana stadyum inşa etmek, akla ziyan bir politikadır.
·         Yeni tramvay hatlarının tarihi mekanlardan geçeceği söylentisi, eski stadyumun avm yapılacağı iddiaları büyükşehir belediyesi tarafından açık ve net bir biçimde yalanlanmamıştır. (Bu iddialar önemli isimler tarafından dile getirilmektedir.)
·         Sorunlara çok geç müdahale edilmektedir. Reaktif bir belediyecilik söz konusudur…

“Bu tablo karşısında, büyükşehir belediyeleri başarılıdır denilebilir mi?” diye de sormak isterim.
Bazı ilçe belediyeleri var ki, Büyükşehirlerden çok daha başarılı… Ama onlar sesini duyuramıyorlar… Büyükşehir belediye başkanları ilçe belediyelerini boğuyor… İlçe belediye başkanlarını potansiyel rakip olarak görüyorlar.

Bari ilçe belediyeleri de kaldırılsın da, büyükşehir belediye başkanlarının EYALET başbakanı yetkileri tam olsun!

15 Eylül 2012 Cumartesi

BÜYÜKŞEHİR KANUN TASARISI MI, “EYALET KANUNU” TASARISI MI?



Türkiye’de ne mülki idare ne de yerel yönetim, hiçbir zaman gerçekçi hiçbir bilimsel revizyona tabi tutulmamıştır. İktidarların keyfi beklentileri, oy kaygıları ve adama göre düzenlemeleriyle sistem felç olmuştur. Cumhuriyet döneminde sistemin kurumsallaşması için yapılan yasal düzenlemeler uzun süre yenilenememiş ve yerel yönetim sistemi çürümeye yüz tutmuştur. 1983 sonrası yetki ve kaynak aktarımı ile yerel yönetimler yeniden canlandırılmış, ancak kapsamlı bir değişime konu edilememiştir.

2003 sonrası reformlarla eski sistem “cilalanmış” ve bir süre vaziyet iyi gitmiş ve iyi idare edilmiştir. Ancak, günümüzde sistem “yeni” bazı girişimlerle “kırmızı alarm” vermeye başlamıştır. Her “kırmızı alarm” konusunda olduğu gibi bu konuda da kamuoyu mışıl mışıl uyumaktadır.

Yeni bir büyükşehir kanunu çıkarılacak, malum. Bu kanun çıkarsa 29 vilayetimizde "büyükşehir belediye başkanları" bütün belediyelerde, ilçelerde, köylerde "tek yetkili" olacaklar ve ilin tamamını yönetme hakkı elde edecekler. Büyük ihtimalle il genel meclisleri de kalkacak ve "tek meclisli ve tek adamlı" yeni bir sisteme geçilecektir.
2011 yılında bütün Türkiye’yi neredeyse gezme imkanı oldu. Belediye başkanları, valiler, yardımcıları ve meclis üyeleri…

Hiç kimse, öngörülen “yeni” büyükşehir belediye kanununu istemiyor. Büyükşehir olacak vilayetler ve “büyükşehir” belediye başkanları hariç.

Kanun çıkarsa, bir anlamda büyükşehir belediye başkanları “EYALET VALİSİ” olacaklar. Yalnızca isimleri büyükşehir belediye başkanı olarak kalacak…

***

Çünkü, kanun anlamsız bir biçimde 5216’ya konan 750 bin nüfus kriterini tutturmak için, büyükşehir belediyelerinin yetki alanlarını il sınırlarına genişletmektedir. Ne deve ne de kuş misali, ne “kent yönetimi” ne “bölge/eyalet yönetimi” niteliği taşıyan bu düzenleme hem merkezi yönetimi, hem de yerel alanda kamu hizmetlerini bitirecektir.

Bu faciadır… Yönetsel, siyasal ve bilimsel açıdan hiçbir temeli yoktur. Hiçbir analize konu edilmemiştir. İstanbul ve Kocaeli örneklerinden yola çıkılmıştır. Oysa, İstanbul ve Kocaeli kendine özgü nitelikleri olan çok ilgisiz örneklerdir.

Dünyanın neresinde böyle bir örnek vardır? Kimse bu kanunun niçin çıkarılacağını bilmiyor. Herkesin söylediği tek şey var: “Sayın Başbakan talimat verdi, bu kanun çıkacak…”

Kamuoyunda tartışılmadan, nedir, ne oluyor, ne hedefleniyor… Pardon yerel demokrasi, ulusal demokrasi ve “katılımcı, müzakereci, diyalojik demokrasi” diye bir şeyler yok muydu?

Tek kriter: “Sayın Başbakan talimat verdi…” Türkiye cumhuriyeti anayasası, iktidarı ve muhalefetiyle bir demokrasi öngörmemiş midir? Anayasa muhalefet öngörmüş, çıkar grupları öngörmüş, sivil toplum öngörmüş… Bunların hiçbirinin bir şey söylemesine gerek yok mu? Tek ölçü: “Sayın Başbakan talimat verdi…” Bütün gazeteler böyle yazıyor, Sayın Başbakan, acaba böyle bir algıdan/görüntüden hoşnut mudur?

Halkın bir iktidarı beş yıllığına seçmesi, ona her türlü yetkiyi verdiği anlamına gelmez. “Referandum” kurumu demokrasinin olmazsa olmazları arasındadır. Eğer bir ülkenin kaderini değiştirecek süreçler söz konusu ise, “referandum” işletilmelidir. Halkın %51’i tamam derse o zaman kimsenin itirazı olamaz.

Halk seçti diye, halkın onayını almadan, referanduma sunmadan ülkenin kaderini etkileyen değişiklikleri yapılabilir mi? Eyalet kanunu niteliğinde kanunlar çıkarılabilir mi? Başkanlık sistemi getirilebilir mi? Bu demokrasi olur mu?

Avrupa demokrasileri, kentsel alandaki önemli yatırımlar için bile “kentsel ölçek”te referandum yaparken, biz ülkenin kaderini ilgilendiren konularda kamuoyunda bile tartışmıyoruz/tartışamıyoruz. Bizim kentlerimiz “tek adam”larla “beton uygarlığı” temelinde yükseliyor ve kentli(!)lerimiz de izliyor…

***

Büyükşehir yapmak istiyorsanız herhangi bir yeri, formül çok. Nüfus kriteri 200 bine çekilebilir… İl belediyelerinin yetkileri ve gelirleri artırılabilir… Kurumsal kapasiteleri geliştirilebilir… Küçük belediyeler “birlik belediyeleri” adı altında birleştirilebilir… İle yakın olanları ille, ilçeye yakın olanlar ilçeyle birleştirilebilir… Uygun ölçekte olanlar kendi aralarında birleştirilebilir. Birlik (verbandsgemeinde) belediyeleri kurulabilir.

***

Büyükşehirler mutlaka kurulmalı! Ama Türkiye EYALET KANUNUNU taşıyamaz. Türkiye’yi telafisi olanaksız tehlikeli bir sürecin içine sokarsınız…

Sayın Başbakan bu hatalı gidişattan dönünüz!

İşin diğer bir boyutu, bugün bazı belediyelerin teröre nasıl destek olduğunu biliyorsunuz/biliyoruz. Siz bu tür belediyeleri EYALET yapıyorsunuz ve sayısını artırıyorsunuz. TEHLİKENİN FARKINDA olmanın zamanı değil midir? Nasıl bir sürece “katkı sağlayacağınızı” lütfen görün!

***

Sayın Başbakan, eğer bu kanun çıkarsa unutmayın Türkiye, kısa vadede bazı zararları göremeyecektir.

Ancak, orta ve uzun vadede Türkiye telafi edilemeyecek zararlarla karşı karşıya kalabilecektir.

Konya Büyükşehir Belediyesi Konya’yı yönetemiyor, nerde kaldı Hadim’i, Taşkent’i, Kulu’yu, Doğanhisar’ı yönetecek? Proaktif, hizmet ve yurttaş odaklı hizmetin izine dahi rastlayamazsınız!

Hangi idari kapasiteyle, hangi kurumla…

İki yıldır oturduğum mahallede trafik keşmekeşi giderek artıyor ve büyükşehir belediyesine yazıyla sözle mesajla sesimizi duyuramıyoruz? On senedir yazı yazıyorum ve bazı konularda bilgi istiyorum. Bu istemlerin herhangi birine ne akademisyen, nu yurttaş ne de “yazar” olarak, herhangi bir yanıt almış değilim. Bu veriler bile mevcut durumun zaten bir EYALET sistemi olduğunu göstermiyor mu? Kulu, Hadim ve Taşkent’teki vatandaş sesini nasıl duyuracak?

***

Kentlerimiz insan, doğa ve kültür odaklı bir “yeniden yapılanmaya/dirilişe” yönelmelidir. Beton uygarlığı bizim uygarlığımız olamaz, olmamalı…

Eğer belediyeleri demokratikleştirmek ve güçlendirmek istiyorsanız, lütfen herhangi bir kişi iki dönemden fazla belediye başkanlığı yapmasın… Lütfen!

Muhafazakar belediyecilik, belediyecilikte çığır açtı. 1994 sonrası dönemin miadı bu son uygulamalar ve düzenlemelerle dolmak üzere…

Sistem yozlaşmaya ve çürümeye başladı… Bunun siyasi faturasını çok yakında elinizde görürsünüz…

Sayın Başbakan, bu konuda çalışan dürüst, ilkeli ve rasyonel düşünen çok sayıda uzman ve bürokrat var lütfen onları bir dinleyiniz!

Unutmayın, sizi bulunduğunuz yere yerel yönetimlerdeki başarınız getirdi. Eğer böyle giderse, yerel yönetimlerde atılacak bu yanlış adım sizi bulunduğunuz yerden uzaklaştıracaktır.

Gelmesi çok kuvvetli bir ihtimal olan büyük FELAKET’ten geri dönmek için geç kalmış sayılmazsınız.
29 Vilayeti "eyalet"e dönüştürdünüz diyelim, geriye kalan 52 vilayet ne olacak?
Tarsus, Bandırma, Alanya gibi aslında "il niteliği" taşıyan, tarihiyle, kültürüyle, özgünlüğüyle önce çıkan "ilçeler" büyükşehir/eyalet içinde acaba ne hale gelecek?

1 Ekim’den sonra başlayacak olan “EYALETLEŞME SÜRECİ”ni TÜRKİYE taşıyamaz…

Bu süreci lütfen durdurun!

Konuyla ilgili haberin adresi:
http://www.ekofinans.com/basbakan-talimati-verdi-iste-13-yeni-buyuksehir-h11489.html

4 Eylül 2012 Salı

YEREL VE KENTSEL POLİTİKALAR 2. BASKI

 
 
 
 
SUNUŞ
Yerel ve Kentsel Politikalar, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi disiplinlerinin ortak ilgi alanları çerçevesine oturan bir düzine kadar bağımsız çalışmadan oluşuyor. Küreselleşmenin giderek artan etkileri, yerel toplulukların katılım özlemlerinin demokrasi için taşıdığı önem ve Avrupa kurumlarıyla olan ilişkilerimizdeki gelişmeler, yerel yönetimleri, yukarıda sözü edilen disiplinler içinde marjinal bir konumda olmaktan hızla çıkarmış olan etmenlerdir.
Günümüzde, yerel ve kentsel politikalar, bütün dünyada, hem kuramsal açıdan, hem de uygulama yönünden büyük bir sıçrama döneminin içinde olan bilim ve araştırma dallarıdır.Bütün dünya üniversitelerinde, bu konuların okutulduğu kürsülerin, araştırma enstitülerinin sayısı giderek artıyor. Üniversitelerimizde, yakın bir geçmişte, Kamu Yönetiminin geleneksel konuları olan personel, denetim, eşgüdüm, kaynak, işbirliği gibi konular, Siyaset Biliminde ise, siyasal kuramlar, siyasal davranış, siyasal partiler, kamuoyu, secimler ve devlet sistemleri gibi konular prestij değeri taşıyan tez, inceleme, araştırma, yayın ve öğretim konularıyken; bir süredir, bu klasik konulara, yerel ve kentsel politikaların yeni bir dal olarak eklendiği görülmektedir. Bu değişmeyi Türkiye açısından anlamlı kılan etmenlerden biri, birer siyaset laboratuarı olan kentlerin ve kentlere yönelik politikaların, çok partili siyasal yaşama geçtikten sonra, siyasal yaşamımızın önemli gündem maddelerinden biri durumuna gelmiş olmasıdır. Bugün TBMM'de görev yapan 550 milletvekilinden, geçmişte, belediye başkanlığı, valilik, belediye ve il genel meclisi üyeliği yapmış olanların sayısı 100'e yakındır.

Bugün, ülkede var olan 170 kadar üniversiteden dörtte birinde, yerel ve kentsel yönetimler ve politikalarla ilgili kuramsal ve uygulamalı konular, oldukça genç bir araştırıcı ve öğretici kadronun öncülüğünde, tez, araştırma, inceleme, yayın ve ders konusu yapılmaktadır. İste, bunlardan bir bölümünü, bu kitaba katkıda bulunan öğretim üyeleri oluşturuyor. Yerel yönetimlerle ilgili, en can alıcı yönetsel, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel konuların işlendiği bu yapıtın, öğrenciler, araştırmacılar, öğretim üyeleri ve kent yöneticileri için değerli bir kaynak işlevi göreceğine hiç kuşkum yok.Bu kitabin bugünlerde yayımlanmasını önemli kılan nedenlerden biri de; genel olarak kamu yönetiminde, özel olarak ise, yerel yönetimlerde bir yeniden düzenleme çalışmasının ülkenin gündeminde olmasıdır. Gerçekten, ikincisi, 1960'larin başından beri gündemden hiç düşmemiştir. Bu 'bitmeyen senfoni" ye içtenlikle sahip çıkmak isteyenler kadar, ona içtenlikle karşı durmakta direnenler de var. Bu nedenle, konuların bilimsel, yansız ve soğukkanlı olarak, abartılı siyasal parti söylemlerinden uzak olarak, değerlendirilmesi, yeniden düzenleme çalışmalarını yürütenleri yanlış yapmaktan alıkoyar.En azından, yerel yönetimleri güçlendirmeyi, devleti zayıflatan, ulusal birlik ve bütünlüğü tehdit eden ve hatta devletin üniter (tekci) niteliğini değiştirmeyi amaçlayan 'kökü dışarıda" bir çaba olarak görmeyi yeğleyen yeni Jakoben'lerin haklı olmadıkları gerçeğine ışık tutar. Yerinden yönetimi, demokrasiye dost değil, düşman sayan anlayışların geçersizliğini kanıtlamaya yardımcı olur.
Bu türlü araştırma ve yayın çalışmalarına destek sağlamanın bir görev olduğu kanısındayım. Çoğunu öğrenciliklerinden beri tanıdığım, kitabın bütün yazarlarını, başta değerli öğrencilerim Prof. Dr. Akif Cukurcayır ve Doç. Dr. Ayşe Tekel olmak üzere, bu çabalarından ötürü kutluyorum. Başarılarının sürekli olmasını diliyorum.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ