Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2013 Pazar

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ NEDEN "FETİŞ" HALİNE GETİRİLDİ? HER DERDE DEVA MI BU BELEDİYELER?

Türkiye’de 6360 sayılı yasa ile 30 adet “eyalet” niteliğinde büyükşehir belediyesi Mart 2014’ten
itibaren, 30 vilayette halka yerel kamu hizmetleri sunmaya başlayacaklar. Halihazırda 16 adet büyükşehir belediyesi var. Malum olduğu üzere büyükşehir belediyeciliği 1984’ten bu yana Türkiye’de uygulanıyor.
Göreceli olarak bu belediyecilik başarılı olmuştur elbette… Ulaşım, çöp, planlama, gecekondu ile mücadele gibi alanlarda kısmi ve göreceli bir başarı mutlaka vardır…
Ancak, şehircilik ilkeleri ve çağdaş ülkelerdeki uygulamalardan bakarsak, büyükşehir belediyelerimiz sınıfta kalmıştır. Mevcut sorunları veya enkazı temizleyerek yeni ve çözülmesi neredeyse olanaksız sorunları miras bırakan bir belediyecilik uygulaması yapılmaktadır şu anda Türkiye’de…
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Konya… Bütün büyükşehirlerde ulaşım sorunu dahi çözülebilmiş değildir… Konut politikaları rantiyeciliğe kurban edilmiş, kentlerin doğayla dolayısıyla yaşamla bağları koparılmıştır.
Örneğin, Konya’da 25 yıldır ne hava kirliliği sorunu çözülebilmiş, ne ulaşım ne de imar sorunları…
Bu mudur büyükşehir belediyeciliğinin başarısı?
Kent merkezlerinin sorunlarını çözemeyen büyükşehir belediyeleri ilçelerin, beldelerin, köylerin, mezraların sorunlarını çözecek öyle mi? Turizm, tarih ve kültür alanlarının sorunlarının çözümü kapasitesi ve kurumsallaşması sorunlu büyükşehir belediyelerince mi sağlanacak?
Buna olsa olsa ütopik belediyecilik denir!
Fakat insanımız “acıya ve arabesk birikimlere” aşinadır!
Kent yaşamı, ne kadar acı verse de yaşamın farkında olmayan bireyler, yapılan üst geçitlerle mutlu mesut yaşamaya devam edeceklerdir.
***
Bakınız, daha lisans düzeyinde şehir plancısı öğrencileri Konya’daki Büyükşehir Belediyesi’nin görmediği sorun alanları hakkında neler söylüyorlar. Derslerine girdiğim sınıfta tek tek öğrencilerle konuştum ve son derece doğru ve yerinde saptamalar yapıldığını gördüm. Burada da sizlerle paylaşmak istedim.
Şehir Planlama öğrencilerinin gözünden Konya’da mevcut belediyecilik sorunları (Parantez içi açıklamalar bana aittir.):
  • Çevre yollarının şehrin içinde kalması (Yeni çalışma var mı, yok!)
·         Modern-geleneksel mimari uyuşmazlığı (Tarihi yansıtan mimariden eser yok. Sadece Başbakan’ın talimatıyla eski Konya restore ediliyor. Bir anlamda Konya’da belediyeciliğe de Başbakan yön veriyor. Bunu daha önce de yazdım. Çünkü, ulusal basında da yazanlar oldu.)
·         İnşaat emsal oranlarının değişmesi ve yapı yoğunluğu (Son birkaç yılda, kentin kalbi denilecek alanlara dev gökdelenler, hastaneler, plazalar inşa edilmesinin hangi kitapta yeri olduğunu bulamadım.)
·         Toplu taşıma sorunu---tramvay, dolmuş, otobüs (Toplu taşıma çok önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Metro çalışması yok. Tramvay hasta. YHT ile 1.45 dk’da Ankara’dan geliyorsunuz, Gar’dan kampüse de 1 saatte geliyorsunuz.)
·         Aşırı kentsel yayılma ve denetim sorunu.
·         Kent içi trafik sorunu (Kent içi trafik İstanbul (!) standartlarını yakaladı.)
·         Alt kent olarak Bosna Hersek mahallesi-- öğrenci kenti (Sosyal bütünleşme sorunları.)
·         Gökdelenler ve kentsel silüet
·         Kentsel rantın kamuya kazandırılamaması
·         Sanayinin kent içinde kalışı.
·         Ulaşım araçları odaklı kentsel düzenlemeler.
·         Yeşil alan sıkıntısı (Kent içinde yeşil alanların yok edilerek, ulaşım sorunu olan kentin çeperlerine parkların inşa edilmesi. Mesela, bir ilçe belediye binasının bahçesine ÖZEL hastane ruhsatının verilmesi. O özel hastane hızla yükseliyor. Bu belediyeciliği izah edebilecek olan varsa, dinlemeye hazırım.)
·         Kent içindeki parkların enerji nakil hatlarının altına yapılması
·         Bisiklete uygun topografyaya rağmen altyapı sorunu- Bisiklet yolları sıkıntısı
·         Hızlı trenin diğer ulaşım araçları ile entegrasyon sıkıntısı
·         Mevlana meydanı projesi (Meydandaki ağaçların yok edilerek tamamen beton, kullanışsız ve sevimsiz bir görüntünün ortaya çıkması.)
·         Havaalanına ulaşım sıkıntısı
·         Yatırım kararlarının kentsel yoğunluğu artırma etkisi
·         Engelli, yaşlı ve çocuklar için kentsel alan azlığı (Bırakın dezavantajlı kesimleri, yaya odaklı olmayan belediyecilik kentsel alanların kullanımını zorlaştırıyor.)
·         Bilim Merkezi’nin kentin dışında sanayi alanına yapılması, işlevsizleşmesini sağlayacaktır.
·         Yeni Stadyum’un yer seçimi son derece kötüdür. Yoğun nüfusun barındığı ve trafik sorunlarının had safhada olduğu bir alana stadyum inşa etmek, akla ziyan bir politikadır.
·         Yeni tramvay hatlarının tarihi mekanlardan geçeceği söylentisi, eski stadyumun avm yapılacağı iddiaları büyükşehir belediyesi tarafından açık ve net bir biçimde yalanlanmamıştır. (Bu iddialar önemli isimler tarafından dile getirilmektedir.)
·         Sorunlara çok geç müdahale edilmektedir. Reaktif bir belediyecilik söz konusudur…

“Bu tablo karşısında, büyükşehir belediyeleri başarılıdır denilebilir mi?” diye de sormak isterim.
Bazı ilçe belediyeleri var ki, Büyükşehirlerden çok daha başarılı… Ama onlar sesini duyuramıyorlar… Büyükşehir belediye başkanları ilçe belediyelerini boğuyor… İlçe belediye başkanlarını potansiyel rakip olarak görüyorlar.

Bari ilçe belediyeleri de kaldırılsın da, büyükşehir belediye başkanlarının EYALET başbakanı yetkileri tam olsun!

4 Eylül 2012 Salı

YEREL VE KENTSEL POLİTİKALAR 2. BASKI

 
 
 
 
SUNUŞ
Yerel ve Kentsel Politikalar, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi disiplinlerinin ortak ilgi alanları çerçevesine oturan bir düzine kadar bağımsız çalışmadan oluşuyor. Küreselleşmenin giderek artan etkileri, yerel toplulukların katılım özlemlerinin demokrasi için taşıdığı önem ve Avrupa kurumlarıyla olan ilişkilerimizdeki gelişmeler, yerel yönetimleri, yukarıda sözü edilen disiplinler içinde marjinal bir konumda olmaktan hızla çıkarmış olan etmenlerdir.
Günümüzde, yerel ve kentsel politikalar, bütün dünyada, hem kuramsal açıdan, hem de uygulama yönünden büyük bir sıçrama döneminin içinde olan bilim ve araştırma dallarıdır.Bütün dünya üniversitelerinde, bu konuların okutulduğu kürsülerin, araştırma enstitülerinin sayısı giderek artıyor. Üniversitelerimizde, yakın bir geçmişte, Kamu Yönetiminin geleneksel konuları olan personel, denetim, eşgüdüm, kaynak, işbirliği gibi konular, Siyaset Biliminde ise, siyasal kuramlar, siyasal davranış, siyasal partiler, kamuoyu, secimler ve devlet sistemleri gibi konular prestij değeri taşıyan tez, inceleme, araştırma, yayın ve öğretim konularıyken; bir süredir, bu klasik konulara, yerel ve kentsel politikaların yeni bir dal olarak eklendiği görülmektedir. Bu değişmeyi Türkiye açısından anlamlı kılan etmenlerden biri, birer siyaset laboratuarı olan kentlerin ve kentlere yönelik politikaların, çok partili siyasal yaşama geçtikten sonra, siyasal yaşamımızın önemli gündem maddelerinden biri durumuna gelmiş olmasıdır. Bugün TBMM'de görev yapan 550 milletvekilinden, geçmişte, belediye başkanlığı, valilik, belediye ve il genel meclisi üyeliği yapmış olanların sayısı 100'e yakındır.

Bugün, ülkede var olan 170 kadar üniversiteden dörtte birinde, yerel ve kentsel yönetimler ve politikalarla ilgili kuramsal ve uygulamalı konular, oldukça genç bir araştırıcı ve öğretici kadronun öncülüğünde, tez, araştırma, inceleme, yayın ve ders konusu yapılmaktadır. İste, bunlardan bir bölümünü, bu kitaba katkıda bulunan öğretim üyeleri oluşturuyor. Yerel yönetimlerle ilgili, en can alıcı yönetsel, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel konuların işlendiği bu yapıtın, öğrenciler, araştırmacılar, öğretim üyeleri ve kent yöneticileri için değerli bir kaynak işlevi göreceğine hiç kuşkum yok.Bu kitabin bugünlerde yayımlanmasını önemli kılan nedenlerden biri de; genel olarak kamu yönetiminde, özel olarak ise, yerel yönetimlerde bir yeniden düzenleme çalışmasının ülkenin gündeminde olmasıdır. Gerçekten, ikincisi, 1960'larin başından beri gündemden hiç düşmemiştir. Bu 'bitmeyen senfoni" ye içtenlikle sahip çıkmak isteyenler kadar, ona içtenlikle karşı durmakta direnenler de var. Bu nedenle, konuların bilimsel, yansız ve soğukkanlı olarak, abartılı siyasal parti söylemlerinden uzak olarak, değerlendirilmesi, yeniden düzenleme çalışmalarını yürütenleri yanlış yapmaktan alıkoyar.En azından, yerel yönetimleri güçlendirmeyi, devleti zayıflatan, ulusal birlik ve bütünlüğü tehdit eden ve hatta devletin üniter (tekci) niteliğini değiştirmeyi amaçlayan 'kökü dışarıda" bir çaba olarak görmeyi yeğleyen yeni Jakoben'lerin haklı olmadıkları gerçeğine ışık tutar. Yerinden yönetimi, demokrasiye dost değil, düşman sayan anlayışların geçersizliğini kanıtlamaya yardımcı olur.
Bu türlü araştırma ve yayın çalışmalarına destek sağlamanın bir görev olduğu kanısındayım. Çoğunu öğrenciliklerinden beri tanıdığım, kitabın bütün yazarlarını, başta değerli öğrencilerim Prof. Dr. Akif Cukurcayır ve Doç. Dr. Ayşe Tekel olmak üzere, bu çabalarından ötürü kutluyorum. Başarılarının sürekli olmasını diliyorum.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ

26 Haziran 2012 Salı

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ KİLİSTRA’NIN TANITIMINDA ETKİN BİR ROL OYNUYOR

Konya, birçok uygarlığın yaşadığı ve izler bıraktığı bir kent olmasına karşın kendini tanıtmada büyük sıkıntılar yaşıyor.

Yıllarca herkesin dilinde “Konya demek Mevlana demek…” şeklinde bir söylem vardı ve hala var… Elbette Konya Mevlana’yla özdeşleşiyor ve bütün dünyada böyle tanınıyor…

Tamam ama ne yazık ki, Mevlana dahil Konya’nın değerleri yeterince tanıtılmıyor.

Örneğin, bırakın Konya’nın diğer değerlerini ve zenginliklerini, Mevlana bile son on yıldır Konya’da “belirli bir ilgi düzeyi”ne kavuşabildi… Mevlana törenleri daha yeni stadyumlardan, basket sahalarından kültür merkezlerine taşınabildi.

Daha şimdilerde, imar faaliyetleriyle Mevlana türbesi ve çevresinin görünürlüğü ve estetiği parlatılmaya çalışılıyor…

Durum bu olunca ve özellikle yerel yönetimler bu konuda fazlasıyla yetersiz kalınca, elbette Konya’nın sahip olduğu diğer değerlerin yeterince ilgi görmesini beklemek çok da mantıklı görünmüyor.

***

Meram Kaymakamlığı tarafından yürütülen “Geçmişin Kültüründen Geleceğin Turizmine Kilistra” isimli proje MEVKA tarafından destekleniyor.

Selçuk Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu projenin iştirakçilerinden… Proje Kilistra’da turizm ve tanıtım anlamında oldukça anlamlı bir ilerleme sağlamış durumda…

Proje çerçevesinde Kilistra için farkındalık oluşturmak ve tanıtmak amacıyla teknik geziler düzenleniyor zaman zaman…

24 Haziran 2012 Pazar günü de, Selçuk Üniversitesi’nin üst yönetimi büyük bir ilgi ve destekle Kilistra’da idiler…

Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hakkı Gökbel; Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Tahir Akgemci, Prof. Dr. Mustafa Şahin, Prof. Dr. Musa Özcan, Selçuk Üniversitesi’nin farklı fakültelerinden dekanlar, yüksekokul müdürleri, “doğa yürüyüşü ve kültürel etkinlikler programı”na katıldılar…

Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Gökbel, bu türden projelere özel bir önem veriyor. Pazar günü olmasına rağmen, bu programa katılması Kilistralıları ve proje ekibini oldukça mutlu etti…

Kilistra’nın tarihinde ilk kez bir üniversite yönetimi bu kadar yakın ilgi gösteriyor Kilistra’ya, kırsal kalkınmaya ve elbette eko turizme… Tarihi, kültürel ve doğal değerlerin ekonomiye, evrensel birikime ve kültüre kazandırılmasında üniversitenin rolü tartışılmaz… Bu türden projelerin devamı gelecek gibi görünüyor.

Bu tanıtım gezisine Meram Kaymakamı İrfan Kenanoğlu’nun katılarak çok önemli destek sağladığını belirtmemek olmaz. Sayın Kenanoğlu projeye büyük önem veriyor ve gelişmeleri dikkatle izliyor…

Köy hanımlarının hazırladığı yemekler, “minik bir yarışma” ve ödülleri ile çok güzel bir an yaşanmasına neden oldu…

Üniversite öğrencilerinin verdiği mini konser ise “türkü” ağırlıklı ve çok güzeldi…

***

Program katılımcıların gelmesiyle “Kral Yolu” yürüyüşüyle başladı…

Kaya mezarları ve hikayesi oldukça etkileyici… Bu antik kentin savunma sistemleri ve kalıntıları da öyle…

Ayrıca, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden kalma çok sayıda kilise ve manastır; iki bin yıllık yerleşim alanları…

Mevlana’nın öğrencilerinden birinin kabrinin burada olması…

Ciğer tepe öyküsü ve uçak kaya bölgesi…

Aziz Paulus’un yaşadığı mekanlar…

Mahzenler, su yolları, köprüler…

Ceviz ağaçları ve kiraz ağaçlarının hükmettiği muhteşem bir doğa…

***

Konya’da bu türden projelere yerel yönetimlerin ilgisinin oluşması ve artması gerekiyor.

Kilistra’yı, Sille’yi ve Çatalhöyük’ü gösteren tabelalar kentin her tarafına konulursa önemli bir adım atılmış olur…

Kilistra’nın yol sorununu, il özel idaresi veya “büyükşehir” çözebilir…

Kilistra’da mobil iletişim kuramıyorsunuz. Acilen bu sorun çözülmeli…

Bakanlığın ilgisi Kilistra’ya çekilebilirse, bunun hem Konya’ya hem de Kilistra’ya büyük katkıları olacaktır…

***

Kültür, tarih ve doğaya çok ihtiyacımız var…

Ne kadar çok ilgi gösterirsek, uygarlığın ilerlemesine ve kültürel zenginleşmemize de o kadar çok katkı sağlamış olacağız…

4 Mart 2012 Pazar

“Demokrasi Arayışında Kent”


Kürşat Bumin’in “Demokrasi Arayışında Kent” isimli önemli bir çalışması vardır. Çalışmayla ilk olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora dersinde tanıştım... Can Hoca’nın “Kent Kuramları” dersinin güzel bir parçasıydı…

Kitap, 1994’ten beri her fırsatta göz attığım ve öğrencilerime önerdiğim bir kaynak olmuştur.

Kitap, demokrasi, kent, siyasal düşüncelerin evrimi, kültürel evrim, siyaset, mimari, tarih, felsefe ve sanat gibi birçok disiplini bir araya getiren önemli bir bilgi birikimi sunuyor...

Kitabın felsefi özelliği, tarihsel referansları ve yaklaşımı birkaç kez okumayı gerektiriyor... Çünkü, ilgili retoriğe yabancı olanlar kitabı anlamakta zorlanabiliyor...

Ancak kitabı okuyanların kenti, tarihi, felsefeyi, iktidarın doğasını ve bugünü çözümlemek için çok önemli bir birikime sahip olacaklarını söyleyebilirim...

İnsanın kendi tarihini, farklı kültürlerin gelişimini ve insanlığın dramını da anlayabileceği bu kitabın yeniden basılması, hem de Konya’da bir yayınevi tarafından basılması önemli bir şans...

***

“Mimar-Demiurgos”

Kitabın bir bölümü mimarlara ayrılmış... Kenti betonla ya da sanatla, ruhla, estetikle donatan mimarlara...

Mimarların geleneksel olarak “iktidarla” hep ittifak içeri-sinde olduğu gerçeğinden hareketle, “Sümer ve Babil’den New York’a” “bütün devlet ideolojileri” mimaride “cisimleşmiştir”, kendini göstermiştir; bir anlamda iktidarın yansıma alanı mimari olmuştur.

Farklı referanslardan hareketle mimarların ve şehircilerin yüzyıllarca aristokrasinin, monarşinin ve burjuvazinin “yücelmesine” bir anlamda güçlerini korumasına hizmet ettiklerini belirtiyor Bumin...

Örneğin değindiği referanslardan birisi şöyle diyor: “ülke için hiçbir sevgi, halk için hiçbir duygu taşımıyor.” Binalar, yıkıcı bir biçimde yalnız ve yalnız “paranın” veya daha uygun bir tabirle “rantın” övgüsünü yapıyor...

Bu çabalar ve etkinliklerle mimarların iktidarla özdeşleştiği, hatta “mimar-demiurgus” olarak kendilerini iktidara yerleştirdikleri belirtiliyor.

***

Bu tarihsel ve evrensel gerçekliklerden hareketle, kentlerimizin ve kentimizin ne kadar da bu saptamaya uygun geliştiğini veya geliştirildiğini hayretle görebiliriz...

Daha önce de, bir yazı da değindiğim gibi Konya veya diğer Türk kentlerinin hemen hiçbiri bu tasvirin/tanımlamanın dışında kalmıyor...

Kentlerimiz betonun ve rantın hakimiyetinde, insanı yücelten değerler olmaktan çıkıyor, yerel ve merkezi iktidarları yücelten; onları genel ve sürekli iktidara taşıyan bir “beton” ve “demir” kombinasyonlarıyla kutsanmış bir mekanizma işlevi görmektedirler.

Bu işlevde elbette mimarlar, şehirciler ve tamamlayıcı kadro olarak mühendisler, “para” ve “rantın” denetimini “sürekli” olarak ellerinde bulundurmak isteyen yerel ve merkezi iktidarların “lojistik” unsurları olmaktan öteye gidemiyorlar...

Konya ve diğer kentlerimize bakınız...

Bizden, tarihimizden, kültürümüzden, ruhumuzdan, duygularımızdan, geleneklerimizden bulabileceklerinizi yazsanız “kaç maddelik” bir liste yapabilirsiniz?

Konya’da “gökdelen” ve “köprülü kavşak” uygarlığı yükseliyor...

Bu nasıl bir uygarlık?

Kime yarıyor bu uygarlık?

Kente, kentliye, tarihe, kültüre, estetiğe, doğal çevreye, sanata ve yaşama değil elbette...

Kime?

“Paranın”, “rantın” ve “iktidarın” sürekliliğini “görsellik-le”, “imajla” ve “cismani/hacimli beton yükseltilerle” ve “kara propagandayla” giderek güçlenen yerel yöneticiler (belediye başkanları ve her türlü kadroları) ve gözü paradan başka hiçbir şey görmeyen ve hiçbir değeri önemsemeyen geleneksel ve türedi “zengin” sınıfa yarıyor...

***

Kürşat Bumin’in bu önemli çalışmasını okuyarak bir kere daha kendimizin, evrendeki yolculuğumuzun, insanlı-ğın ve insanımızın kaderinin, yaşam koordinatlarımızı kimlerin ve nelerin belirlediğinin farkına varma fırsatı yakalayabiliriz...

Umudumuz, her şeye rağmen tarihin derinliklerinden süzülüp gelen evrensel güzelliklerde...

Umudumuzu artırmak, hayatta daha iyi bir yerde durabilmek için de “kitap” tek adres olarak her zamanki önemini ve yerini koruyor...



15 Kasım 2011 Salı

İNSANLIKTA, KİMLİKTE VE YAŞAMDA DEPREM

Of ki of!!! Nereden başlayalım, ne diyelim… Uzun zamandır kasvetli gündemlere girmemeye gayret ediyorum, fakat olmuyor… Vicdan sızısı, katmerlenen acılar, kar altından yükselen feryatlar, taze evli öğretmenler, yetimler-öksüzler, Japon yüreklerin ders gibi insanlık öyküleri…


Türkiye insanlıktan çıkmış şebekelerin terör cinayetleri ile sarsılırken deprem gibi bir doğal afetle sarsıldı… Toplum olarak büyük bir sınavla karşı karşıya kaldık…

Bu yıkım ve enkazda Türkiye, bir takım cılız ve çatlak seslere kulak asmadı, bütün dünyaya vefanın, yardımlaşmanın, insanlığın ve işbirliğinin dersini verdi…

Dersi verdi ama Japon doktor Miyazaki’nin verdiği ders bütün derslerin üzerine çıktı… Evet, “elin Japonu Miyazaki” geldi, yardım etti ve enkaz altında yaşama veda etti…

Bize, bütün Türkiye’ye çoğumuzun unuttuğu insanlık dersini ölümcül bir sonla verdi… Başkalarını yaşatabilmek ve mutlu etmek için hayatını feda etti…

Bizden bazıları ise o arama kurtarma gününde bile, birtakım “siyasal rantlar peşinde” yırtınırken, insanlıktan ne kadar uzaklaştıklarını bir kere daha gösterdiler…

Yine de Türk insanı, bu şaşkın ve şirazeden çıkmış topluluğa haysiyetli duruşuyla doğru yolu gösterecektir elbet… Umuyoruz ki, o şaşkınlar da Japon doktor Miyazaki’nin öyküsünden hiç olmazsa bir şeyler öğrenirler…

Evet, toprağın bol olsun doktor Miyazaki, rahat uyu! Bize müthiş bir ders verdin ve unuttuğumuz bazı değerleri hatırlattın…

***
Bir yönüyle Van depreminde çok önemli özelliğimiz olan yardımlaşma ve kardeşlik duygularımızı harekete geçirdik; bölgeyi kana ve düşmanlığa mahkum etmek isteyenlere inat oradaki kardeşlerimizin imdadına koştuk Türkiye olarak… Sonuç, ne olursa olsun; acı, yıkım, deprem ve enkaz büyük…

İnsanlıkta, kimlikte ve yaşamda deprem çok büyük ve tarifi imkânsız…

Çok bilinmeyen ama düşünce tarihimizde derin iz bırakan Nurettin Topçu Var Olmak isimli kitabının bir yerinde bütün dünyayı suskunluğa gark edecek bir cümle söylüyordu : “Hayır, bize yaşamak öğretilmeliydi…”

Evet, biz Türkiye olarak “önce insan” ve “insanı yaşatki devlet yaşasın” diyen kimliğimizi ve kültürümüzü terk edeli çok oluyor…

Biz yaşamayı ve yaşatmayı öğrenemedik, öğrenmemiz için de sanıyorum çok bekleyeceğiz… Şehirler inşa etmedik… Ucube bir takım bina müsveddelerini şehir diye hem kendimize hem de herkese yutturduk…

Yığdık, durmadan yığdık… Eşya gibi istifledik insanları… Ya çaresizlik girdabına düşmüş, ya da gözlerini hırs bürümüş, yaşamdan habersiz insanları…

Kalplerini “belki fısıltılarıyla” umutlandırılmış ve kandırılmış fukaracık insanları yüksek beton tabutlara doluşturmuşuz, en ufak bir sarsıntıda ne umutları, ne hırsları; ne evlatları, ne eşleri, ne anaları, ne de babaları kalmış; tamamı yerle bir olmuş…

Vatandaş bir bina yapmış, binanın hiçbir denetimi yok… Malzemenin en ucuzunu ve niteliksizini kullanmış… Depremin darbesi binayı yerle bir etmiş… Sonuç: 4 çocuğu, annesi ve eşi hayatını kaybetmiş… Kendisi kurtulmuş, çünkü evde değilmiş… Sonra da “Ev değil, mezar yapmışım” diye ağlıyor, kendini paralıyor…

Kaç para eder… Giden gitti! Allah böyle bir acıyı kimseye yaşatmasın…
***
Evet, “bize yaşamak öğretilmeliydi…”

Oysa bize hep kavga, hırs, rant, köşe dönmecilik, şark kurnazlığı, umursamazlık ve “bize bir şey olmaz felsefesi” öğüretildi… Uyutulduk ve aldatıldık ey Türkiye!

Şimdi iyice uyanıyoruz ama, eski alışkanlıklarımızdan sıyrılamıyoruz… Büyük büyük şehirlerimizde çöken büyük büyük apartmanlardan 92 can ölü çıkıyor… Hem de deprem olmadan bina çöküyor ve o kadar insanı bizden koparıyor…

***
Sonuç, büyük bir vurdum duymazlık! Gelişigüzel her kentsel arazininin kentsel rantlar uğruna inşaata açıldığı kentlerimiz bize ne anlattı? Ne anlatıyor?
Büyük büyük başkanlarımız, politikacılarımız… ya da sen ben… biz, siz, onlar… Bu sorumsuzluğun, yıkımın ve acının parçaları değil miyiz?

Doğruları haykırmayarak, yanlışları, haksızlıkları, zulümleri yapanın yanın kâr bırakarak…
Asıl suçlu biz değil miyiz? Bu mu bizim kimliğimiz, insanlığımız, yaşam anlayışımız?

Elbette ki hayır! Bin kere hayır!!!

O halde ne oldu bize? Bu yolculuk nereye?
***

Bu rantiye ve şantiye tutkusu, bu beton aşkı, bu aç gözlülük bizleri öldürüyor, görmüyor musunuz?

Ne zaman bizlerde yaşamı alkışlayacağız ölümün yerine? Ne zaman bizde yapılan hatalar kimden gelirse gelsin eleştirebileceğiz? Bu hayatın bize ait olduğunu ve birilerinin onu bizim adımıza biçimlendiremeyeceğini ne zaman haykırabileceğiz?

Kısacası ne zaman hayatımıza, yaşam alanlarımıza, kentlerimize sahip çıkacağız?

4 Kasım 2011 Cuma

BELEDİYE BAŞKANLARI DEMOKRASİYİ SEVMİYOR: KENT KONSEYLERİ ÇALIŞTIRILMIYOR

TÜBİTAK tarafından desteklenen ve Selçuk Üniversitesi, İİBF Öğretim üyeleri Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR, Yrd. Doç. Dr. H. Tuğba EROĞLU, Sakarya Üniversitesi, İİBF Öğretim Üyesi Doç. Dr. H. İbrahim AYDINLI ve Atatürk Ünversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Elif ÇOLAKOĞLU tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada belediye başkanlarının yerel düzeyde demokrasiden hoşlanmadıklarını ortaya koydu. Yaklaşık birbuçuk yıl süren araştırma, 2005 tarihli Belediye Yasası’nda “yerel demokrasiyi, vatandaş katılımını ve farklı kesimler arasında işbirliğini geliştirmek” amacıyla öngörülen “kent konseyleri” üzerine yapılmıştır.

Bilindiği üzere kent konseyleri, “kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini” uygulamak için belediyelerin kurması gereken bir organdır.

Türkiye’nin hemen her bölgesinden 68 kent konseyi incelenmiştir. 44 il ve 24 ilçe kent konseyinde görev yapan başkan, genel sekreter ve üyelerle görüşülmüştür.

Kent konseylerinin kurulması yasal bir gereklilik iken, bir anlamda belediye başkanlarının isteğine bırakılmıştır. Belediye başkanı isterse kurmakta, istemezse kurmamaktadır. Yaklaşık 3000 belediyeden 100 kadarında kent konseyleri işletilmektedir.

Kent konseylerinin kurulmasında genellikle belediye başkanlarının isteksiz olduğu, kurulanların da işletilmesinde önemli sorunlar olduğu ortaya çıkmıştır. Genel olarak kent konseylerinin işletilmesinde bir tür “askıya alma” durumu olduğu açıktır. Özellikle büyükşehir belediyeleri bu mekanizmalardan pek hoşlanmamaktadır.

Araştırma evreni içerisindeki kent konseyleri kurulduktan sonra, bunların yalnızca %47’sinde bilgilendirme toplantısı yapılmış; %63’ünde ise kuruluş sırasında profesyonel yardım alınmamıştır.

Kent konseyleri ile ilgili en önemli sorun, kent konseylerinin işlevinin ne olduğunun taraflara anlatılmaması; dolayısıyla bütün tarafların kent konseylerini korkulacak bir mekanizma gibi anlamalarıdır.

Belediye başkanları ilk dönemlerde kent konseylerinin ya başkanı olmuşlardır ya da meclis içerisinden başkan seçtirmişlerdir. Bu durum birçok kent konseyinde hala devam etmektedir.

Oysa olması gereken, kent konseyine katılan sivil toplum kuruluşlarından gelen bir temsilcinin başkanlık yapmasıdır.

Kent konseylerine belirli bir bütçe ve mekan tahsisi konusunda yine belediyelerin isteksiz olduğu açıktır. Katılımcıların %77’si kendilerine bir salon tahsis edildiğini belirtmiştir. Ancak bu mekanların kullanılmasında süreklilik ve etkinlik yoktur. Ayrıca, katılımcıların %51’i bütçe tahsis edildiğini belirtmiştir ki, bu da yalnızca toplantı zamanlarına yönelik bir takım giderlerle ilgilidir ağırlıklı olarak…

Proje Sonuçlarına Göre Yapılan Tespitler ve Öneriler Şöyledir:
- Kent konseyleri müzakereci/diyalojik/katılımcı demokrasinin yerel düzeyde harekete geçirilmesi için son derece önemli mekanizmalardır. Kent konseyleri yerel düzeyde “ortak aklı” harekete geçiren, karar alma sürecinde bütün ilgililerin var olduğu “paydaşlık” (stakeholder) modelidir. Kent konseyleri yerel düzeyde farklı grupların, düşüncelerin ve yaklaşımların bir araya gelmesi ve tartışma kültürünün öğrenilmesi ve benimsenmesi için vazgeçilmez birimlerdir.

- Kent konseyleri ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde gittikçe yaygınlaşan ve etkili olan “açık yönetim” (open government) yaklaşımına göre yapılandırılması, güçlendirilmesi ve desteklenmesi gereken yapılardır. Siyaset ve yönetimin ayrılmaz bir parçası haline gelen sosyal medya (web 2.0) uygulamaları, kent konseyleri uygulamasının bir parçası olarak algılanmak durumundadır.

- Kent konseyleri belediye meclislerinin yerine geçecek mekanizmalar değildir. Kent konseyleri belediye meclislerine ve başkanlarına kısmî danışmanlık sağlayan birimlerdir. Kent konseylerinin başkanları belediye başkanı, rektör, vali, kaymakam vb. kamu görevlilerinden olmamalıdır. Yoğun gündemleri olan seçilmiş ve atanmış yöneticiler kent konseyi başkanı seçilmemelidir.

- Özellikle belediye başkanları zaten meclis başkanlığı ve belediye başkanlığı yaptıkları için ayrıca kent konseyi başkanlığı yapmaları uygun değildir. Çünkü belediye başkanının kent konseyi başkanı seçilmesi durumunda kent konseylerinin özgürce karar alabilmeleri güçleşecektir.

- Kent konseyi, kendisine verilen görevleri yapabilmek için belirli bir bütçeye sahip olmak durumundadır. Ancak, bu bütçenin belediye tarafından sağlanması kent konseyinin belediyenin direktifleri doğrultusunda çalışması anlamına gelmez.

- Kent konseyleri belediyenin kurumsal ve politik yapısının bir parçası haline gelmelidir. Elbette belediyeye bağlı ve direktif alan değil, demokratik bir danışmanlık mekanizması ve bir sivil toplum birliği olarak düşünülmelidir.

- Çalışma grupları ve gençlik meclisleri mutlaka konuların muhataplarından oluşturulmalıdır. Örneğin, gençlik meclisinde 50 yaşın üzerinde muhtar ya da herhangi bir müteahhit, işadamı vb. kişi yer almamalıdır. Olabildiğince üniversite gençliği temsil edilmelidir.

- İçişleri Bakanlığı‟nın kent konseylerinin işlevselliğini izleyecek bir birim kurması ya da mevcut bir birimi kent konseylerinden sorumlu hale getirmesi gerekmektedir. Bu kurumsallaşma kent konseylerinin daha güçlü bir biçimde işleyişini sağlayacaktır.

- Kent konseylerini uygulamayan belediyelere çok kısmi de olsa bir yaptırım uygulanmalıdır. Birçok büyükşehir belediyesi dahi kent konseylerini işlevsel hale getirmemektedir. Örneğin, İzmir ve Konya‟da Büyükşehir düzeyinde kent konseyi bulunmamaktadır. Konya‟da 2007 yılında kent konseyinin açılışı yapılmış, 2009 yılında tatil edilmiştir. İzmir‟de de Yerel Gündem 21 çerçevesinde kalmıştır.

- Kent konseyleri uygulaması mutlaka devam ettirilmelidir. Kent konseylerine katılımı özendirecek politikalar izlenmelidir. Katılımın nitelikli olabilmesi için, katılımcılarda belirli düzeyde temsil yeteneği aranmalı ve eğitim süreçleri yoğun olarak gerçekleştirilmelidir.

Sonuç olarak belediye başkanlarının belediye meclisleri üzerinde de etkili oldukları; kent konseyleri gibi demokratik mekanizmalardan da hoşlanmadıkları göz önüne alındığında; genel olarak “tek adam” yönetimi gibi bir tablonun ortaya çıktığını belirtmek olanaklıdır.

Katılımcı demokrasi yerine belediye başkanı ve çevresindeki birkaç kişinin etkili olduğu bir yerel siyaset söz konusudur. Bu yerel siyasetin de yerel demokrasiye ve sonuçta ülke demokrasisine hizmet etmediği rahatlıkla söylenebilir.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Belediye Somaliye Yardım Yapabilir mi?



Çok tepki çekeceğini biliyorum, yine de yazacağım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümetiyle, Kızılayı ile ve Diyanet İşleri Başkanlığı ile muazzam bir seferberlik başlattı ve Somaliye “yapılması gereken” ne varsa seferber oldu. Türkiye’nin asaletine, hamiyetine ve civanmertliğine yakışan bir davranıştır ve bundan dolayı da çok mutlu olmak gerekir.

Ayrıca sayısız sivil toplum kuruluşunun da Somali ve Sudan gibi ülkelere nasıl yardımlarda bulunduğunu ekranlardan görüyoruz. Sivil toplumun olanakları da neredeyse devlet olanakları kadar güçlü… Sevindirici bir hareketlilik yaşanıyor…

Nihayet, zor durumda olan hiç kimseyi “seyretmeyen” ve hemen imdadına koşan bir uygarlıktan geliyoruz ki, bu da bu toplumun henüz ve her şeye rağmen devam eden nadide güzelliklerinden birisidir. Daha önce de, oralarda insanlık dramıyla ilgili olarak yüreğimizin nasıl “yanması” gerektiği ile ilgili birkaç yazı ve not hazırladım, malumunuz olduğu üzere…

Şimdi, duyuyoruz ki Ankara Büyükşehir Belediyesi de Somali’ye yardım gönderiyor. Bana göre böyle bir etkinlikte bulunamaz bir belediye. Neden? Çünkü, belediye dediğiniz bir firma ya da bir sivil toplum kuruluşu değildir. Belediye bir devlet kuruluşudur.

Devlet, zaten yardım yapıyor. Belediye yardım yaptığı zaman (ki bu yardımlar az-buz yardımlar değildir) devletin kasasını boşaltıyor demektir. O halde bütün belediyeler adeta reklam yapmak isteyen firmalar gibi aynı yolu takip ederse ne yapacağız. Adı geçen belediyenin devlete borcu en son 5 milyar TL’nin üzerinde diye açıklanmıştı. Eski hesapla 5 katrilyon! “5 katrilyon para mıdır” diyorsanız sorun yok…

Hepimiz, tek tek bireyler olarak, sivil toplum kuruluşları olarak ve DEVLET olarak buradaki insanlık dramını ortadan kaldırmak için seferber olacağız. Ama, bir devlet kurumu “devlet içinde devlet gibi” davranmamalı… Denebilir ki, belediyelerin sosyal yardım görevleri var! Var evet! Ama kendi hemşehrilerine ve yurttaşlarına… Başka bir ülkede herhangi bir yapının oluşumuna belki katkı sağlayabilir, kardeş kent ilişkisi kurabilir… O kadar!

“Yerel özerklik, demokratik özerklik” söylemlerini ağızlarından düşürmeyenlere soruyorum: Bundan daha iyi özerklik mi olur! Türkiye’de yerel yönetimlerin özerkliği sınırsız zaten… Hadi kolay gelsin…

Yanlış mı düşünüyorum, ey ahali?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir Masal Anlatsam



OĞUZ AKÇAKOCA

(Yeni Meram Gazetesi, 04.05.2010)

(Bu yazı aynı zamanda YURTTAŞSIZ DEMOKRASİ isimli kitapta yer almaktadır)

Gelin bugün size bir hikâye anlatayım.

Doğusunda bir üniversitenin meslek yüksek okulu, güneyinde İstanbul ve Ankara çevre yolu, batısı ve kuzeyinde uçsuz bucaksız arazilerin olduğu bir alan(!) düşünün.

İlçe belediyesi, 03 Haziran 1996 yılında ve 742 sayılı kararıyla…

778 bin 328 metrekare büyüklüğündeki Milli Emlak arazisini, sanayi bölgesi ilan etmek üzere almaya karar verdi.

(Öncesinde bazı mera alanları da bu bölgeye dahil edildi. Oraya hiç girmiyorum.)

Resmi yazışmalar başladı.

Kaymakamlık, mal müdürlüğü, hazine filan...

Mal Müdürlüğü, 06 Ağustos 1996 günü arazinin ilçe belediyesine satılmasını uygun gördü.

Maliye Bakanlığı Milli Emlak Müdürlüğü, 20 Ağustos 1996 tarih ve 26018 nolu kararı ile satışa onay verdi.

***

Bundan bir hafta kadar sonra ilçe belediye encümeni, 26 Ağustos 1996 tarih ve 306 sayılı kararla, söz konusu arsaların alınabilmesi için 7 bin TL’nin Konya’nın en büyük holdinglerinden birinden geri ödenmek üzere alınması istendi.

Holding, 03 Eylül 1996 tarihinde 7 bin TL’yi belediyenin bir kamu bankasındaki hesabına yatırdı.

Belediye, bu paranın 6 bin 769 lirasını aynı gün Mal Müdürlüğü’nün hesabına aktardı.

04 Eylül 1996 günü Milli Emlak arazisi, ilçe belediyesinin tüzel kişiliğinin üzerine tapuda tescillendi.

***

Aynı belediyenin meclisi, 09 Eylül 1996 günü bir karar aldı.

Karara göre, daha 5 gün önce Mal Müdürlüğü’nden alınan arazinin satılması için Encümen’e yetki verildi.

Yetkiden 15 gün sonra; yani 24 Eylül 1996 günü ihaleye çıkıldı.

“A”, “B” ve “C” şirketleri katıldı.

İhale, 8 bin 156 TL’ye “A”da kaldı.

***

Ticaret Odası’na 4 yıl sonra soruldu:

Odanıza kayıtlı bu 3 şirkete ilişkin bilgi verin…

21 Mart 2000 tarihinde cevap verildi…

Cevaba göre, “A”, “B” ve “C” şirketlerinin yöneticileri aynıydı.

Üstelik üç şirketin kurucuları da...

Buraya kadar tamam!

Bunları az çok tahmin edebilirsiniz…

Ama şimdikini tahmin etmeniz imkansız:

Ticaret Odası’nın cevabına göre, söz konusu şirketlerin büyük ortağı bir holdingdi.

O holding, tesadüfe bakın ki belediyeye 7 bin TL veren holdingdi.

***

Mülkiye müfettişi hemen harekete geçti.

Hazırladığı raporu Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdi.

İddianame hazırlandı.

Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etti.

Belediye başkanı, Hesap İşleri Müdürü, 3 Encümen Üyesi, Yazı İşleri Müdürünün yargılanmasına başlandı.

Suç: İhaleye fesat karıştırmak…

***

Kimse, “Bunlar suçlu da ya ihaleyi kazananlar?” demedi.

Üstelik ihaleyi kazanan şirketin ve ihaleye katılan diğer iki şirketin yöneticisi tanık yapıldı.

Bir başka tanık daha vardı…

Holdingin Yönetim Kurulu Başkanı.

“Canım Türkiye’min, haline bakar mısınız?” diye soramıyorum; “Hikâyeye bakar mısınız” diyebiliyorum ancak…

***

Hâkim karşısına çıkıldı.

Belediye başkanı, ihaleyi kazanan “A” şirketi ile holding arasında bağlantı olduğunu söyledi.

Bir sonraki duruşmaya gün verildi.

Sanık avukatları, sanıktan önce holdingi kurtarmak istediğinden olsa gerek; belediye başkanının sözlerinin ya yanlış anlaşıldığı, ya da daktilo hatasından o şekilde bir ifadenin yazılı hale getirildiği itirazında bulundu.

Hakim sordu, başkan kafa salladı:

Tam olarak böyle bi’şey demedim!

***

Holding Başkanı konuştu:

“A” şirketi ihaleyi kazandığında holdinge bağlı değildi, daha sonradan hisselerini aldık.

Birileri çıkıp da, “Tabii tabii… Böyle olur bu işler demedi?”

Kimse, sanıkların, “Yatırım için holdinge giderek davet etmiştik” sözlerini umursamadı.

İçişleri Bakanlığı kontrolörü; 27 Eylül 1996 gün ve 638 nolu teslimatla 210 TL, 08 Ekim 1996 gün ve 661 nolu teslimatla da 945 TL olmak üzere toplam bin 156 TL’nin “A” şirketi tarafından belediye hesabına yatırıldığını, bunun dışında bir ödemenin yapılmadığını belirtiyor.

Kısacası; 7 bin TL’nin holdingin belediyeye yaptığı şartlı bağıştan karşılandığına, şirketler arasında ilişkinin olduğuna işaret ediyor.

Bu tespitlere ilişkin de kimse bir tek soru yöneltmiyor.

***

Beraat ettiler…

Cumhuriyet Savcısı, dayanamadı itiraz etti.

Yargıtay, yerel mahkemenin kararını bozdu.

Yerel mahkeme kararında ısrar etti.

Tüm bunlar yaşanırken, orada bir arazinin olduğu da tüm yaşananlar da unutuldu.

Varsa bir yapılan; yapanın yanına kar kaldı.

Daha geçtiğimiz ay (14 yıl sonra), Valilik iddiaları araştırması için muhakkik atanmasına karar verdi.

***

Diğerlerini sorarsanız…

Hâkim emekliye ayrıldı;

Savcının tayini çıktı, emekliliğine gün sayıyor;

Belediye başkanı boş vakitlerinin tadını çıkarıyor;

Memurların keyfi yerinde, çalışıyor;

Şirketlerine gelince Allah, “Yürü ya şirket” dedi;

Yönetim Kurulu Başkanının keyfi yerinde, kıssadan hisseler ve hikâyeler anlatıyor;

Diğer şirket yöneticileri de eh işte milyoner kadar oldular…

***

Zenginin malı züğürdün çenesini yorar.

Millet hamutuyla götürür, biz milletin hakkını savunacağız diye binlerce lira tazminat öder, mahkemelerde sürünürüz.

Hikâyeler yazar, kendimizi avuturuz…