KENTİN GELECEĞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KENTİN GELECEĞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2020 Çarşamba

KENTLERİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: KORONA MEGAPOLLERİ DE VURDU

Prof. Dr. M. Akif  ÇUKURÇAYIR

Bir zamanların popüler deyimiyle, en güçlü çekim merkezleri olan dünyanın “marka kentleri” de koronaya yenik düştü. New York’un yaşadığı trajedi, bu yenilgilerin en etkileyicilerinden. New York Times, 11 Mayıs 2020  tarihli baskısında, “İhtiyacımız Olan Kentler” başlığıyla, “pişmanlıklar ve özlemler demeti” içeren bir  çözümleme yayınladı. Gazete, “Amerikan kentleri bir zamanlar büyümenin ve fırsatların motoruydu”  tespitini yaptıktan sonra, “Bu krizden onları nasıl koruyabiliriz” sorusunu gündeme getirdi.  Gerçekten de dünyayı yöneten kentler, bir anda Ortaçağ vebasına tutulmuş gibi ölü kentlere (nekropolislere) dönüştü. “Kara Veba” salgınlarında çaresiz kalan Ortaçağ dünyası gibi çaresiz kaldı, “bilim ve uzay çağı”nın dünyası. Neyse ki, yine de “bilim ve uzay çağı”nın üstün olanaklarıyla bu defa salgına karşı zafer çok yakın gözüküyor. 

Veba ve çiçek hastalığı tarihin farklı dönemlerinde, bazı ülkeleri ve kentleri neredeyse yok etme sınırına getirmişti. Tarihin en büyük veba salgınlarından birisi 1330’lu yıllarda Avrupa’da yaşanmıştı. Ne ilginç bir durum ki, bu salgının kaynağı da Çin’di. Moğol ordularının taşıdığı veba Avrupa’nın neredeyse tamamını kaplamıştı. İngiltere’de her on kişiden dördü hayatını kaybetmişti. Bazı kaynaklar, 1520 ile 1580 yılları arasında Meksika nüfusunun 22 milyondan iki milyona düştüğünü yazıyor. Sömürgecilerin taşıdığı çiçek, kızamık ve diğer bulaşıcı hastalıklar, neredeyse Meksika’yı yok etmişti. 1918 ve sonrasında yaşanan İspanyol Gribi salgını 500 milyon civarında insanın ölümüne neden oldu. Ortaçağ’da kentleri birer hayalet halinde getiren veba, bu kez yerini koronaya bıraktı. “Bilim, salgınları bir tehdit olmaktan çıkardı” diye düşünülürken, korona bir kâbus gibi çöktü insanlığın üzerine. Dünya genelinde koronadan ölümler 300 bine yaklaşırken, kentler de hayata dönmek için yavaş yavaş canlanmaya başlıyor. Bu nedenle, artık kentler içinde geniş ve ayrıntılı bir “yeniden gözden geçirme” sürecinin gündemde olması gerekiyor. Bu, herkesten önce bütün kentlilerin, plancıların, politikacıların, ekonomistlerin ve elbette kentbilimcilerin ödevidir.

New York Times’ın sorduğu sorular bütün metropoller için geçerlidir. Elbette New York, Londra, Berlin, Paris, Boston, Şikago, Tokyo gibi gelişmiş metropollerle, az gelişmiş ülke metropollerini aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz. Ancak, dünyaya yön veren kentler yüzyıllarca süren imar çalışmalarıyla; altyapı ve üstyapı donatılarıyla “marka kent” övgüsünü kazanmayı hak eden kentlerdir. Eğitim, sağlık, ulaşım, imar, kamu düzeni ve kamu esenliği gibi sorunları büyük ölçüde çözmüş olan New York gibi kentler zor zamanlar geçiriyor. Dünyaya hitap eden üniversiteleri, hastaneleri, finans kuruluşları ve bütün kentsel etkinlikleri adeta ölüm döşeğinde. Arı kovanı gibi işleyen mega makineler ve dünyaya mal ve hizmet üreten bu kentler, büyük bir durgunluğun kıskacında kıvranıyorlar. Bu “acı içinde kıvranma” kentleri ve kentsel sosyal bölünmeleri de yeniden düşündürüyor. Dev gökdelenlerin gölgesinde kalmış yoksul yaşamlar ve semtler, korona vesilesiyle tekrar ve etkili bir biçimde Amerikan kamuoyunun gündemine geldi. Dünya çapında zenginlikler üreten kentler, giderek daha yüksek oranlarda işsizlikle kıvranan kent sakinlerinin iş taleplerini nasıl karşılayacak? Dünyada bütün büyük metropollerin ve elbette bütün kentlerin en büyük sorunu artık budur.

New York Valisi Anrew Cuomo, New Yorkluların çektiği acının nedenini “aşırı yoğunluğa ve kalabalıklaşmaya” bağladı. Kesinlikle haklı, kentleri büyük yapan nüfusları değil, yaşanabilirliği ve sürdürülebilirliğidir. Yoksulluk, ırkçılık, kentsel suçlar ve ötekileştirmelerin bütün kentler için büyük sorun olduğu doğrudur. Ancak, bu sorun kalabalıklaşma dolayısıyla bütün ülkelerde ve bütün kentlerde daha bir çözülemez hale gelmektedir. Neydi sağlıklı kentleşme? Sanayileşme ve ekonomik gelişmeyle birlikte gerçekleşen kentleşme sağlıklı kentleşme olarak tanımlanıyor. Çünkü, kentler her şeyden önce sakinlerine “iş olanakları” sunmak durumundadırlar. Kentli nüfus büyük bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya kaldığı zaman, sağlıklı kentleşmeden söz etmek olanaklı olmadığı gibi, işsizlik sorunu diğer bütün sorunların katlanarak büyümesine neden olmaktadır. Kentlerin ve toplumların çürümesinin en önemli nedeni kentsel işsizlik, yoksulluk ve kentsel nüfusun önemli bir kısmının temel yaşamsal gereksinimlerini karşılayamamasıdır.

Kentler bozuldu… Hem de çok bozuldu. Umudun mekânları olan kentler, artık çoğunlukla umutsuzluğun mekânları haline gelmiş durumdadır. M. Castells’in “Dual City” tanımlaması bile bugünkü kentleri anlatmaya yetmiyor. Çünkü, kentler ikili değil, çok boyutlu bölünmelerle karşı karşıyadır. Zenginler, orta sınıflar ve alt sınıfların oturma ve sosyal alanları neredeyse kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmaktadır. Bu durum kentsel kamu hizmetlerinin sunumunda da farklılaşmalara neden olmakta ve en kötüsü büyük sosyal karşıtlıklar üretmektedir. New York Times’ın “Korona salgını, bu bölünmeleri ve ayrışmayı tamir etmek için bir fırsattır” değerlendirmesi elbette bir hayal olarak kalacaktır. Ekonomik, sosyal ve siyasal gerçeklikler, kentsel yoksulluğu ve eşitsizliği ne yazık ki ortadan kaldıracak araçlar sunmuyor; tam tersine derinleştiriyor. Bir ulus olmanın ve bir millet ruhuyla davranmanın yolu elbette “ayrışmaların en aza indirilmesinden” geçmektedir. Bu sosyal, siyasal ve kültürel “aynı yöne bakma” olanağını da, ancak sosyal, ekonomik ve kültürel bütünlükle gelişen sağlıklı ve dengeli kentler sağlayabilir. Gelişmiş ülkelerde nüfusun neredeyse %80’i artık kentlerde yaşamaktadır. Bu nedenle, her türlü sosyal, ekonomik ve kültürel onarım için çok hızlı ve etkili kentsel politikaların geliştirilmesi, belki bir umut olabilir.

Kentlerde işsizliğin en aza indirilmesi; herkesin eşit ve adil bir biçimde eğitim, sağlık, barınma ve geçinme olanaklarına kavuşturulması ve kent yönetimine etkili katılım fırsatları elde etmesi, kentsel politikaların öncelikli amaçları olmalıdır. Kentsel ayrışma, ancak uzun vadede bir “kader olmaktan” çıkarılabilir. Kısa ve orta vadede en azından “iyileştirici ve önleyici politikalarla” toplumsal hasarlar en aza indirilebilir.

Kentin fırsatları da, tehditleri de zengin yoksul herkesi ilgilendirmektedir. Kent bir organizma gibi canlıdır. Her hangi bir unsurdaki hastalık, bütün vücudun rahatsızlığına neden olmaktadır. Ünlü ekonomist J. Stiglitz, “En iyi evler, en iyi eğitimler, en iyi doktorlar ve en iyi yaşam tarzına sahip olabilirsiniz. Ancak, parayla alamayacağınız en önemli şey, ‘yüzde birin kaderinin kalan %99’la bağlı olduğunu anlamak’tır” diyordu. Ne kadar doğru! İnsan, yalnızca kendi toplumunun değil bütün insanlığın bir üyesidir ve bütün insanlıkla bir etkileşim içerisindedir; insanlığın ortak kaderinin bir parçasıdır. Toplum ne kadar atomize olursa olsun, ne kadar ayrışırsa ayrışsın bütün dünya artık sayısız ağla (network) birbirine bağlı olduğu gibi, kentlerde yaşayan herkes de istese de istemese de farklı boyut ve düzeylerde birbirine bağlıdır. “Ortak kader” anlayışı, herkesin temel haklarına karşılıklı saygıyı gerektirir. Ne yazık ki, ortalama insanlar ve en alttakiler böyle bir bilinçten yoksun olduğu gibi politika yapıcılar, ekonomi ve yönetim aktörleri de böyle bir gerçekliğe kayıtsız kalmayı tercih etmektedirler.

Yazıyı New York Times’tan bir değerlendirmeyle bitireyim: “Zenginin işe, yoksulun paraya ihtiyacı var. Kentin her ikisine de…” Aslında kentin, sürdürülebilirlik ve sosyal adalet anlayışına daha çok ihtiyacı var. Bu zenginler için de, yoksullar için de en öncelikli gereksinim…

İnsanlığın sağlıklı ve sürdürülebilir kentlere ihtiyacı var.

 

 


13 Mart 2020 Cuma

Kentin Trajedisi, İnsanın Trajedisi ve Korona


Prof. Dr. M. Akif  ÇUKURÇAYIR
Kent nedir?
Kent sosyal, ekonomik, siyasal, yönetsel ve kültürel bir yapı olmanın ötesinde kamu güvenliğidir, kamu sağlığıdır ve kamu esenliğidir. Bu kavramları kentsel güvenlik, kentsel sağlık ve kent esenliği olarak da ifade edebiliriz.
Kent aynı zamanda plan demektir. Plan, düzenli ve denetim altında gerçekleşecek olan gelişmelerin ana çerçevesidir. İçinde yaşadığımız ancak pek de farkında olmadığımız kentler, corona virüsü nedeniyle dünyanın gündeminde. Kent'in “corona trajedisi” nedeniyle gündemde olması, gelecek kaygılarımız açısından bir fırsat olarak görülmelidir. Kentleşme kuramları, yaklaşımları ve pratiklerinin de bu vesileyle düşünülmesi ve sorgulanması gerekmektedir. Gelişmeler göstermiştir ki, dünyanın en etkili çekim merkezi olan kentler bir anda ölü kentlere (nekropolis) dönüşebiliyor. Bugün köylerden çok kentler tehdit altında ve dünyanın en ünlü kentleri kurumları, etkinlikleri ve
sembolik özellikleriyle birlikte sessizliğe gömülmüş durumdadır.
Karşılıklı bağımlılık (interdepencence) durumu küreselleşmeyi “olumlama” anlamında kullanılıyor ve küresel olanaklardan dünyanın her tarafının yararlanabileceğini öngören açıklamaların önemli malzemelerinden sayılıyordu. Şu anda karşılıklı bağımlılık, eklemlenme ve etkileşim en büyük felakete dönüşmüş durumdadır. Corona krizi nedeniyle bireysel, kurumsal, kentsel ve ulusal soyutlanmalar daha revaçta görünmektedir. Kısa dönemli ve konjonktürel bir durum olmasını umuyoruz. Ancak, kentlerin geleceği üzerinde düşünme açısından bu krizin değerlendirilmesi de gerekmektedir.
Kentler bugün yalnızca Wuhan’dan yayılan “corona virisü (covid19)” tehdidi altında değil, küresel mülteci hareketliliği nedeniyle de tehdit altındadır. Öngörülemeyen bütün kentsel, bölgesel ve ulusal planları geçersiz kılan bu gelişmeler karşısında kent planlaması ve kentlerin geleceği konusunda yeniden düşünmek ve farklı yaklaşımlar geliştirmek gerekmektedir.
Harvard ve Stanford gibi dünya markası üniversiteler kapandı. Bütün dünyanın en önemli eğitim kurumları işlevsizleşti neredeyse. Hollywood tehdit altında, birçok yıldıza virüs bulaşmış durumda. Devlet başkanları, önemli bürokratlara “corona” teşhisi konuldu. Neredeyse dünya genelinde spor etkinlikleri durduruldu. Birçok ülkede eğitim faaliyetlerine ara verildi.
İtalya’nın tamamı karantina altında. Birçok ülkede önemli kentler karantina altında. Bu tehdidin Haziran ayında sona ereceği konuşulmakta. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), covid19’u “küresel salgın” ilan etti. Zira etkilemediği ülke, kurum ve etkinlik kalmadı gibi.
İnsanlık uzayda yerleşim yerleri araştırırken ve koloniler kurma peşindeyken dünyanın gittikçe yaşanılamaz hale gelmesi üzerinde yeterince düşünmemesi ve sorumluluk taşımaması aklın alabileceği bir durum değildir. Ancak, ne yazık ki durum tam da budur.
Kentlerin kalabalıklaştırılması, bütün dünyanın aynılaştırılması/homojenleştirilmesi, dünyadaki popülist yaklaşımların benimsenmesi sanıldığı gibi olumlu sonuçlar doğurmuyor. “Corona”nın kontrol altına alınabilmesi aylar sürdü. Peki ya birkaç ay daha devam etseydi bu “çaresizlik durumu”, o zaman büyük kentlerin tamamını yok edebilecek durumlar ortaya çıkmaz mıydı? Bugün corona, yarın başka bir virüs küreselleşen, kalabalıklaşan ve plansız mega kentleri yok edebilecek duruma gelirse ne olacak? Kentleri kalabalıklaştırmanın önüne geçebilecek önlemler, stratejiler ve politikalar üzerinde düşünmek gerekmez mi? “Adem-i merkeziyetçi” kentleşme modellerini yeniden düşünmek zorunda değil miyiz?

Bu tür afetler karşısında “akıllı kent” (smart city) uygulamaları ne kadar çözüm olabilir? Varsayalım kentin birçok yerine termal kameralar yerleştirildi, güvenlik kameraları gibi. Bir de buna “dezenfektasyon istasyonları” kurulması eklendi. Bu tür uygulamalar ne kadar çözüm olabilir ki?
Bir de “komplo teorileri” var. 1981’de yazıldığı söylenen “Karanlığın Gözleri” (The Eyes of Darkness) isimli romanda bütün ayrıntılarıyla Wuhan’da ortaya çıkan virüsün ne kadar gündemde kalacağı ve mücadelede başarılı olunacağı, on yıl sonra tekrar ortaya çıkacağının anlatıldığı iddia ediliyor. Sosyal medyada fotoğraflarıyla birlikte sayfalarca paylaşımlar söz konusu. Bir “biyolojik silah” olarak virüslerin kentleri ve dünyayı tehdit etmesi karşısında neler yapılabilir?
Biyolojik saldırılar karşısında kentsel güvenlik ve sağlık konusunda da ülkelerin yeniden düşünmesi ve acil stratejiler geliştirmesi gerekiyor sanıyorum. Aksi halde kentlerin ve ulusların ölümü kolaylıkla virüslerle de gerçekleştirilebilir.
Oldukça karamsar bir değerlendirme olduğunun farkındayım. Ancak, “corona virüsü” dünyayı 1929’dan daha büyük bir “bunalıma” doğru götürüyor mu götürmüyor mu, bunun üzerinde de düşünmekte yarar var. Çünkü, farklı disiplinlerdeki bilim insanları oldukça ürpertici değerlendirmeler yapıyorlar.

Var olan kentsel sorunlar ortada duruyorken, “covid19” virüsü hepsini unutturdu.
"Hadi gel köyümüze geri dönelim" demek daha mı sağlıklı bugünlerde? Peki, ne zamana kadar ve nereye kadar? Düşünmek iyidir, sanıyorum hepimizin "kent" hakkında ve geleceğimiz hakkında düşünmek gibi bir sorumluluğu var.
Kentin trajedisi, insanın trajedisidir.

20 Şubat 2020 Perşembe

KENTE DAİR SORULAR

Artık yeryüzünde insanların büyük bir kısmının yaşamı kentlerde geçiyor. Şairin dediği gibi "durup düşünmeden yaşadığımız" için ne yaşamın ne de içinde yaşadığımız kentlerin bilincine varabiliyoruz.

* Kent nedir? Toplumsal, ekonomik, teknolojik, psikolojik, siyasal, kültürel unsurların hangisinin ağırlığı ile kenti tanımlayabiliriz?
* Kent nasıl ortaya çıktı? Tarım, tapınak, güvenlik faktörlerinden hangisi başat rolü oynadı?
* Kent hangi süreçleri içerir? Toplumsal çekirdek halinden megapollere dönüşürken hangi süreçler ve işlevler değişti?
* Kent hangi amaçları karşılar? Yaşam kalitesi, ekonomi, yönetim, güvenlik, kültür, gelişme; yerel, bölgesel, ulusal ve küresel eklemlenmeler?
* Kentin başlangıçtaki işlevleri ile günümüzdeki işlevleri ne kadar farklılaştı? Höyükten megapol'e kentin öyküsü nasıl gelişti?

Kentin izleri 15 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Ancak, açıklanabilir tarih beş bin yıllık bir dönem. İlkel kentlerden modern kentlere geldi insanlık. Acaba kentsel yaşam bir yol ayrımında mı?

Kentsel toplumlarda "insani derinlik" mi gelişecek, yoksa otomasyonun zaferiyle "tarih sonrası insan" yani mankurtlar mı söz sahibi olacak?
İkinci seçenek insanı ve insani değerleri yok edecektir kuşkusuz.
Otomasyon, robotlaşma, bilgisayarlaşma, akıllılaşma vb. süreçler gereklidir, ama nereye kadar gereklidir.

Yeni bir nefese, yaklaşıma, ruha ihtiyaç var. 
Kentler insanlığı çeken büyük mıknatıslar gibi tarih boyunca cazibe merkezleri olmuşlardır ve olmaya da devam etmektedir. 
Ancak, acaba yakın bir gelecekte insanlık için en büyük tehdide dönüşebilir mi?
Kalabalıklaşma felaketleri hızlandırıp, kentsel toplumları yok eder mi?
Corona virüsü gibi ölümcül bir virüsün küresel ölçekte daha hızlı yayılması olanak dışı mıdır? 
Gördük ki, hayır!
Corona virüsü insanlığı tehdit eder hale geldi ve bir kent (Wuhan), bütün küresel kentler için tehdit haline geldi ve 'wuhan'da yaşam durdu.
Bunun yanında bir de sosyo psikolojik yıkımlar var.
On milyonluk kentlerde dev kitleler içinde hiçleşen, önemsizleşen, duyarsızlaşan "birey" ne olacak?
Kent makinesi işliyor. Ancak, bu makinenin dişlileri arasındaki insan ne olacak?
Farklı soruların her düzeyde sorulması gerekiyor.
Kent ve kentleşme nereye gidiyor?
Mars'a koloni kurma çalışmaları bütün hızıyla devam ederken dünyadaki kentler hızla yaşanmaz hale gelmiyor mu?
İnsanlığın gidişatında yeterince yanlışlık yok mu?
Sorular, sorular...


21 Haziran 2015 Pazar

Kent ve Kâr...

1500'lü yıllarda Robert Crowley isimli birisi yazmış:

Bu bir kent ismen
Fakat aslen
Sadece kâr düşünen
Bir insan sürüsü.
Memuru falan hepsi
Kendi çıkarını düşünür
Halkın zenginliği ise
Kimsenin umurunda değil.
Cehennem kargaşası
Burası gibi bir yer olmalı
Herkes hep bana diyor
Kimse düşünmüyor başkasını.

Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent, s. 426

Demek ki, insan-kent-kâr ilişkisi hiç değişmiyor...
Kent, bir yaşam alanı değil, kâr alanı olarak algılanmaya devam ediyor...
Bireysel çıkarlar, kamu yararından önce geliyor...

30 Eylül 2014 Salı

Yerel Yönetimlerde Reform: Ne Oldu? Ne Olmalı?


     6360'la belediyelere devredilen yetki ve sorumluluklar, belediyelerin kapasitesini aşıyor, köyler
ve beldeler hem öksüz hem de sahipsiz konumunda. Büyükşehir reformunun hızlı ve ani olması, idare sistemini önemli sorunlarla karşı karşıya getirdi. Mülki idarenin zayıflatılması doğru değildir. Mülki idarenin dengeleyici ve denetleyici işlevleri devam etmelidir. Büyükşehir belediyelerinin köyler ve beldeler üzerindeki yetkisi kaldırılmalıdır. İstanbul ve Kocaeli örnekleri üzerinden genel bir model çıkarmak, doğru sonuçlara ulaştırmayabilir. Bu yazıda genel olarak yerel yönetim reformu tartışılmaya çalışılmıştır.
Tanzimat Fermanı’ndan itibaren bu coğrafyada siyasal ve yönetsel alanda giderek güçlenen ve sürekli olan bir “reform” süreci yaşanıyor. Osmanlı Dönemi’nin kendine özgü koşulları, yönetim reformunun ulusal ve yerel alanda sağlam temellere oturmasını engellemiştir. Cumhuriyet Dönemini de 1985’ten önce ve sonra diye ayırmak gerekir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1930’lu yıllarla birlikte yasal-hukuksal çerçevenin çizilmesinde önemli adımlar atılmıştır. Ancak, yerel yönetim olarak Ankara’nın özellikle kent planlaması ve imar boyutuyla öne çıktığını görmekteyiz. Etkili ve fakat yetersiz bir Ankara planlaması, diğer kentlerde de kent planlamasını beraberinde getirmiştir. Akşehir’den Tatvan’a kadar birçok yerde kent planları yapılmıştır. Fakat, bu yerel yönetimciliğin planlama ve devamında da modernleşme anlamında çok yaygınlaşamadığını ve kurumsallaşamadığını belirtmek gerekiyor. Elbette bu sorunun temelinde hem Türkiye’nin hem de dünyanın o dönemde oldukça sorunlu bir evreden geçiyor olması yatmaktadır.
1950 dönemiyle başlayan toplumsal hareketlilik kentleri ve yerel yönetimleri deyim yerindeyse ezmiştir. 1940’lı yıllarda başlayan “gecekondulaşma” 1950’li yıllardan itibaren yerel yönetimlerin ve reform çalışmalarının birinci konusu haline gelmiştir. Kentlerde planlama iflas etmiştir. Yerel yönetimler iflas etmiştir. Kent yönetimleri nüfus akınlarına dayanamamış ve kentleri “kendi haline” bırakmışlardır. 1960’lı yıllardan itibaren birçok reform çalışmasında ve elbette “beş yıllık”  kalkınma planlarında kentleşme, metropolitenleşme, gecekondu ve bölgesel dengesizlikler önemli ve ağırlıklı bir gündem maddesi olarak ortaya çıkmıştır… 1950’li ve 1960’lı yıllarda İstanbul, İzmir, Konya ve Kayseri gibi kentlerde oldukça önemli yerel yönetim uygulamaları görülmüştür. Ancak, bu uygulamaların kurumsallaşması ve yaygınlaşması konusu her zaman sorunlu olmuştur.
1970’lerde toplumcu belediyecilik ya da “teknopolitik” akım kısa bir süre etkili olmuşsa da yaygınlaşamamıştır. 1978’de Bülent Ecevit hükümetinin kısa dönemli iktidarında, belki de Türkiye’de ilk ve son olarak kurulan “Yerel Yönetimler Bakanlığı” oldukça kısa ömürlü olmuştur. 12 Eylül 1980 döneminde yaşanan “ara rejim” döneminde de bazı kısmi reformlar yapılmıştır. Bu dönemde özellikle “merkezileşme” eğilimlerinin sergilendiği bilinmektedir. 1983’te sona eren 12 Eylül rejimi, ANAP iktidarı ile yer değiştirmiştir. ANAP iktidarı birçok alanda özellikle “neoliberal” ya da “yeni sağ” olarak isimlendirilen politikalar doğrultusunda yasal-hukuksal düzenlemelere gitmiştir.
İlk önemli dönüşüm veya yenilik 1984 yılında ilk “anakent” yönetimlerinin kurulmasıdır. Anayasa’da öngörülen “büyük yerleşim birimleri için özel yönetim biçimleri getirilebilir” hükmü gereğinde Kanun Hükmünde Kararname ile Ankara, İstanbul ve İzmir’de üç tane anakent belediyesi kurulmuştur. Bugün sayıları 16 olan büyükşehir belediyeleri, o dönemin ürünüdür. Yerel kamu hizmetlerinde etkinlik için önemli bir model olarak kabul edilen anakent yönetim modelleri, gerçek anlamda bir “başkanlık” modeli olarak da görülmektedir. Bu değerlendirmenin çok yerinde olduğu söylenebilir. Milyar liralık bütçeler ve her türlü tasarrufla bugün anakent yönetimleri “kontrolden çıkmış” görüntüsü çizmektedirler. Örneğin, belediyelerin devlete olan 7 milyar liranın üstündeki (eski birimle katrilyon) borcun 4.3 milyarı yalnızca bir anakent belediyesine ait ve bu anakent belediyesinin “savurganlığı” da kamuoyunun gözleri önünde…
1985 yılında 3194 sayılı İmar Kanunu gereğince yapılan düzenlemeler sonucu, önemli “yetkiler” ve “kaynaklar” yerel yönetimlere aktarıldı. Türkiye’de yerel yönetim geleneğinin farklı bir ilerleme sürecine girdiği bu dönem, birçok hastalığı da beraberinde getirmiştir. Türkiye’de yerel yönetim “kurum” olarak yaygın bir biçimde kendini göstermiştir. Fakat, altyapısı, kurumsallaşması, personeli ve yönetim kültürü hastalıklı bir yapı üzerine gelen bu yeni olanaklar, yerel yöneticileri ve yönetimleri “şaşkınlığa” yöneltmiştir. Önemli kentsel hizmetlerle birlikte, önemli “skandalların” da yaşandığı bu dönem, her şeye rağmen yerel yönetim geleneğinin oluşması ve yerel yönetimlerin demokratikleşmesi bakımından yaygın bir “temel” oluşturabilmiştir.
1990-2004 yılları “reform” arayışlarıyla geçmiştir. 1990-2000 arasında yerel yönetim reformuyla ilgili birçok “yasa tasarısı” hazırlanmış, ancak bunlardan hiçbirisi yasalaşamamıştır. Bu dönemde konuşulan ve yasalaşması istenen konular arasında yerel yönetimlere daha fazla özerklik, gönüllülük, stratejik yönetim ve demokratiklik gibi konuların olduğu söylenebilir.
2004 sonrasındaki “reform dalgası”nda her yerel yönetim birimi için yeni bir yasa çıkarılmıştır. Avrupa Birliği sürecinin de etkisiyle oldukça ileri düzeyde ve hatta “aşırı” sayılabilecek reform kalemleri gündeme gelmiştir. Çünkü, yerel yönetimlerin Batılı emsalleri düzeyine ulaşması için gerekli olan reform adımlarından bir kısmının Türkiye için henüz erken gündeme getirildiği belirtilebilir. Yerel yönetimlerin denetimsiz bir özerkliği, göstermelik bir demokratikliği, altyapısız bir kurumsallaşmayı ve her şeyden önemlisi “halksız” ve “yurttaşsız” bir yerel yönetim kültürüyle “hasta” bir yapıdan oluştuğunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.
Yeni yerel yönetim yasalarında geleceğe dönüklük kültürünün oluşturulması için “stratejik yönetim” anlayışı ağırlıklı olarak yer almaktadır. Gerek stratejik plan öngörüleri ve gerekse diğer tamamlayıcı ilkeler yerel yönetimleri “gelecek planlaması” yapmaya zorlamaktadır. “Kent Konseyleri” ve “gönüllülük” mekanizmaları ile “katılımcı” ve “demokratik” bir kültürün özendirilmesi de yeni yasalarda açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, “performans denetimi” ve iç-dış denetim mekanizmaları gibi denetim mekanizmaları ile de denetime farklı bir boyut getirilmiştir. Bundan başka, “yönetişim” yaklaşımı ile farklı “aktörler”in dahil olabileceği sistemler de öngörülmüştür.
Bugün, yerel yönetimlerin “reform süreci”ne devam edilmesi gerektiği açıktır. Herşeye rağmen en önemli sorun denetim sorunudur. Belediye başkanlarına kulak verince, bugün dahi en önemli sorunun “vesayet” olduğu gündeme getirilmektedir. Ancak, bu kesinlikle doğru olmayan bir değerlendirmedir. Ne yazık ki, özellikle büyükşehir belediye başkanlığı adeta “başkanlık” sistemini çağrıştırmaktadır. Belediye başkanları her türlü tasarrufu yapabilmektedir. İstedikleri birimi oluşturma, istedikleri kurum ve kuruluşlarla etkileşime geçme, oldukça büyük bütçeli rant ilişkileri, profesyonel spor kulüpleri alıp-satma ve etnik kışkırtıcılığın bayraktarlığını yapma gibi etkinlikler, buzdağının yalnızca görünen kısmı olarak görülmelidir.
En önemli sorunlardan birisi de, Türkiye’de reform yasalarının uygulanma sürecinin hiçbir biçimde izlenmemesidir. Yalnızca kent konseyleri örneğinden hareket edilerek bir değerlendirme yapılacak olursa, hemen hemen bütün belediyelerin bu uygulamayı salt “yasa gereği/maddesi” olduğu için başlattıkları; ancak, hiçbir biçimde işlevselleşmediği ve yalnızca “göstermelik” olduğu görülmektedir. Bu örnekten hareketle bile, bütün yasaların ve hükümlerinin ilgili mercilerce birimler oluşturularak takip edilmesi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bütün bunlar yapılmadığına göre, tek ve son çare kamuoyu ve yurttaş denetimini harekete geçirmektir. Türkiye’nin hızla akan ve değişen  gündeminde böyle bir gelişme de beklenemeyeceğine göre artık kendimizi tarihsel akış sürecine kaptırıp olanları izlememiz gerekiyor. “Seyirci”demokrasisi giderek güçlenirken katılımcı/müzakereci/diyalojikdemokrasi giderek zayıflamaktadır. 

13 Nisan 2014 Pazar

30 Mart 2014 Yerel Seçimleri Üzerine Konya Okumaları

30 Mart yerel seçimlerinin sonucunda AKP büyük bir zafer kazandı Konya’da…
MHP 3, CHP 1, Saadet de 1 ilçe belediye başkanlığı kazandı. Merkez ilçelerde dahil, 26 ilçede belediye başkanlığını AKP kazandı…
Bunda elbette Başbakan’ın olağanüstü bir performansla yürüttüğü seçim kampanyasının etkisi olmakla birlikte, başarıdaki en büyük pay AKP İl Başkanlığı ve Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek’e aittir…
Tahir Akyürek’in belediyeciliğini sürekli olarak eleştiriyorum. Bir akademisyen olarak değil, bir vatandaş olarak da bu kentte yapılan belediyeciliğin popülist ve günü kurtarmaya yönelik olduğunu; şehircilik ilkelerine aykırı bir belediyecilik yapıldığını; imar kararları konusunda çok büyük sorunlar olduğunu söylemeye devam edeceğim…
Bu konuda onlarca yazı yazdım, ancak bu yazıda konu o değil!
Bu nedenle, Tahir Akyürek’i bu büyük başarısı için de kutluyorum…
Eğriye eğri, doğruya doğru…
***
AKP Konya’da neden başarılı oldu?
1-Öncelikle “görünür” yatırımlara ağırlık veriliyor. 10 yılda 63 üst geçit buna en önemli örnek…
Kimse hava kirliliğini, ulaşımın felç olmasını, imar facialarını, kentin acil ihtiyaçlarının ertelenmesini (metro, çevre yolu vs) görmüyor.
2-6360 sayılı “tuhaf” büyükşehir düzenlemesi çıkar çıkmaz AKP’li belediye başkanları, milletvekilleri ve il yönetimi köyleri, beldeleri, ilçeleri tek tek ve aylarca gezdiler…
Hatta kendisiyle kanun çıkmadan bir yıl önce görüştüğüm İl Genel Meclisi Başkanı il özel idarelerinin yaptığı hizmetleri yere göğe sığdıramazken, bir de baktım yasadan sonra köylerde il özel idaresinin gereksizliğini, büyükşehir belediyesinin çok büyük yatırımlar yapacağını anlatıyor.
Benim ağzım açık kaldı ama, AKP il yönetimini bu “ikna yeteneği”nden dolayı kutluyorum.
(Bu arada merak ediyorum; 30 Mart’tan itibaren Konya’nın 31 ilçesi gibi Taşkent’in ve Yunak’ın köyleri de Konya Büyükşehir Belediyesi’nin “mahallesi” oldu ya, acaba büyükşehir belediyesi “en azından” belediye otobüs seferleri başlattı mı?)
3-AKP parti teşkilatı olarak seçimler için beş yıl çalışıyor. Kaç tane bakan ve genel başkan yardımcısı geldi. Çoğunun basın toplantısına katıldım. Yerel basında gündem olmak için her fırsatı değerlendiren bir parti, AKP… (Kamu kurumları da zaten hükümet icraatlarıyla ilgili toplantı ve etkinliklerde dolaylı olarak AKP’nin pozisyonunun güçlenmesini sağlıyor.)
4-AKP’nin geniş kapsamlı “sosyal yardım” politikaları da çok güçlü bir tercih nedeni… Bunların ne kadarının gerçekten “sosyal yardım”, ne kadarının “seçim çalışması” olduğu tartışılabilir,  o ayrı konu.
Muhalefet ne yapıyor?
1-Muhalefet yerle düzeyde beş yıl tatilde, sadece beş ay çalışarak seçim kazanmak istiyor. Bu olanaksız bir şey… İktidar karşısında da bu kadar dezavantajlı konumda iseniz, seçim kazanmayı beklemeyin…
2-CHP anamuhalefet partisi ama, bu kentte varlığı ile yokluğu belli değil. Konya milletvekili Atilla Kart olmasa, CHP Konya’da hiç yok denebilir. Beş yıl boyunca belediyelerin yaptığı yüzlerce yanlış ortada dolaşıyorken CHP İl Teşkilatı bunlarla ilgili neden bir kamuoyu çalışması yapmaz, anlaşılır değil. İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. Bir partinin ülkede seçim kazanması, yerel teşkilatların kapasitesine bağlıdır daha çok.
3-MHP de, çalışkanlık konusunda CHP ile aynı kategoriye konulabilir. Ancak, MHP en azından Konya’nın ilçelerinde çok güçlü… Geçen yerel seçimlerde Cihanbeyli gibi bir ilçeyi bile MHP’li aday kazanmıştı. MHP bunların nedenlerini iyi araştırıp her ilçede etkili adaylar çıkaramadı demekki. Konya milletvekili Mustafa Kalaycı olmasa MHP’nin de güncel gelişmelere yönelik bir muhalefetini beş yıl boyunca göremiyorsunuz. İl teşkilatı, sadece hava kirliliği, ulaşım ve imar konusunda her ay bir etkinlik düzenlese, Konya’da çok büyük bir ilgi uyandıracağı kesin… İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. MHP Konya’da diğer partilere göre çok önemli avantajlara sahip… Ancak, bu avantajlarını kullanamadı.
4-Saadet Partisi, Konya’da “beş yıl” boyunca en etkili muhalefet yapan parti. Medyadan ve etkinliklerden anladığım kadarıyla Büyükşehir Belediyesi’ni çok iyi takip ediyorlar. Seçimler sırasında da AKP’den sonra seçim çalışmaları en “görünür” olan Saadet Partisi’ydi. Fakat Türkiye’de “oluşturulan” genel hava Saadet seçmenlerini de AKP’ye kaydırmış görünüyor. Yine de Konya’da beş yıllık etkinlikler açısından bakınca Saadet Partisi’nin anamuhalefet konumunda olduğunu söyleyebiliriz.
5-Muhalefet genel olarak proje ve projeksiyon da sunamadı. Tahir Akyürek 2500 projeden (bunların bir kısmı mikro projeler de olsa) bahsederken, muhalefetten böyle bir seçim propagandası görülemedi. Hatta AKP yeni büyükşehir modelini köyler, kasabalar ve ilçelerde ballandıra ballandıra anlatırken (örneğin büyük yatırımlar gelecek, şehirli gibi yaşayacaksınız, Konya’daki hizmetler size de gelecek gibi), bazı muhalefet partililer “büyükşehir yasasının kırsalı mağdur edeceğini, iktidara geldiklerinde bu yasayı kaldıracaklarını” bile söylediler. Tamam haklısınız da, seçmen “vaad görmek” ve “ikna olmak” ister. Hiç böyle bir strateji ile seçmenden oy istenir mi? Bırakın kırsaldaki ve şehirdeki seçmeni üst düzey politikacıların ve büyükşehir belediye başkan adaylarının büyük bir çoğunluğu bile büyükşehir kanunun içeriğini bilmezken, bu nasıl bir seçim stratejisidir anlamak olanaksız… Büyükşehir kanunu bence de “facia” ama, seçmenden oy almak istiyorsanız o konuya hiç girmeyeceksiniz… “Temelsiz vaadlerde bulunulsun” demiyorum ancak  “seçmenin dilinden” anlamak gerekiyor. AKP, kullanabileceği her yöntemi kullandı ve seçimden birinci parti olarak çıktı. Böylece, “seçmenin dili”nden anladığını da gösterdi…
Kedilerin (!) trafolara girmesi, seçim kurulları üzerindeki gölgeler, birçok yerde seçimin iptal edilmesi ve yeniden yapılacak olması muhalafet için bir bahane olamaz.
Sandıkları ve seçim tutanaklarını bile gerektiği gibi izleyemeyen muhalefet, sanıyorum bu seçimden çok şey öğrenmiştir…
İktidarın yolu, belediyelerden geçiyor…
Muhalefet eğer iktidar olmak istiyorsa, “mutlaka ama mutlaka” il teşkilatları içerisinde “belediye faaliyetlerini izleme merkezi” kurmalıdır…
Bir taraftan belediyelerin yanlış karar ve politikalarını kamuoyunun gündemine taşırken, diğer yandan da “proje üretim birimi” oluşturmalıdır…
Eleştirmek yetmez, “ne yapacağınız” konusunda da toplumu ikna etmeniz gerekir…
Türkiye’nin “iktidar alternatifi olabilecek” güçlü bir muhalefete ekmek gibi, su gibi ihtiyacı var…
Farklı partiler iktidara gelebilmeli ki, toplum farklı kadroları ve yaklaşımları tanıma olanağı elde edebilsin ve Türkiye çoğulcu demokrasi kültürünü geliştirebilsin…
Demokrasi değişimdir… Değişimin yeri de sandıktır… 

3 Kasım 2013 Pazar

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ NEDEN "FETİŞ" HALİNE GETİRİLDİ? HER DERDE DEVA MI BU BELEDİYELER?

Türkiye’de 6360 sayılı yasa ile 30 adet “eyalet” niteliğinde büyükşehir belediyesi Mart 2014’ten
itibaren, 30 vilayette halka yerel kamu hizmetleri sunmaya başlayacaklar. Halihazırda 16 adet büyükşehir belediyesi var. Malum olduğu üzere büyükşehir belediyeciliği 1984’ten bu yana Türkiye’de uygulanıyor.
Göreceli olarak bu belediyecilik başarılı olmuştur elbette… Ulaşım, çöp, planlama, gecekondu ile mücadele gibi alanlarda kısmi ve göreceli bir başarı mutlaka vardır…
Ancak, şehircilik ilkeleri ve çağdaş ülkelerdeki uygulamalardan bakarsak, büyükşehir belediyelerimiz sınıfta kalmıştır. Mevcut sorunları veya enkazı temizleyerek yeni ve çözülmesi neredeyse olanaksız sorunları miras bırakan bir belediyecilik uygulaması yapılmaktadır şu anda Türkiye’de…
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Konya… Bütün büyükşehirlerde ulaşım sorunu dahi çözülebilmiş değildir… Konut politikaları rantiyeciliğe kurban edilmiş, kentlerin doğayla dolayısıyla yaşamla bağları koparılmıştır.
Örneğin, Konya’da 25 yıldır ne hava kirliliği sorunu çözülebilmiş, ne ulaşım ne de imar sorunları…
Bu mudur büyükşehir belediyeciliğinin başarısı?
Kent merkezlerinin sorunlarını çözemeyen büyükşehir belediyeleri ilçelerin, beldelerin, köylerin, mezraların sorunlarını çözecek öyle mi? Turizm, tarih ve kültür alanlarının sorunlarının çözümü kapasitesi ve kurumsallaşması sorunlu büyükşehir belediyelerince mi sağlanacak?
Buna olsa olsa ütopik belediyecilik denir!
Fakat insanımız “acıya ve arabesk birikimlere” aşinadır!
Kent yaşamı, ne kadar acı verse de yaşamın farkında olmayan bireyler, yapılan üst geçitlerle mutlu mesut yaşamaya devam edeceklerdir.
***
Bakınız, daha lisans düzeyinde şehir plancısı öğrencileri Konya’daki Büyükşehir Belediyesi’nin görmediği sorun alanları hakkında neler söylüyorlar. Derslerine girdiğim sınıfta tek tek öğrencilerle konuştum ve son derece doğru ve yerinde saptamalar yapıldığını gördüm. Burada da sizlerle paylaşmak istedim.
Şehir Planlama öğrencilerinin gözünden Konya’da mevcut belediyecilik sorunları (Parantez içi açıklamalar bana aittir.):
  • Çevre yollarının şehrin içinde kalması (Yeni çalışma var mı, yok!)
·         Modern-geleneksel mimari uyuşmazlığı (Tarihi yansıtan mimariden eser yok. Sadece Başbakan’ın talimatıyla eski Konya restore ediliyor. Bir anlamda Konya’da belediyeciliğe de Başbakan yön veriyor. Bunu daha önce de yazdım. Çünkü, ulusal basında da yazanlar oldu.)
·         İnşaat emsal oranlarının değişmesi ve yapı yoğunluğu (Son birkaç yılda, kentin kalbi denilecek alanlara dev gökdelenler, hastaneler, plazalar inşa edilmesinin hangi kitapta yeri olduğunu bulamadım.)
·         Toplu taşıma sorunu---tramvay, dolmuş, otobüs (Toplu taşıma çok önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Metro çalışması yok. Tramvay hasta. YHT ile 1.45 dk’da Ankara’dan geliyorsunuz, Gar’dan kampüse de 1 saatte geliyorsunuz.)
·         Aşırı kentsel yayılma ve denetim sorunu.
·         Kent içi trafik sorunu (Kent içi trafik İstanbul (!) standartlarını yakaladı.)
·         Alt kent olarak Bosna Hersek mahallesi-- öğrenci kenti (Sosyal bütünleşme sorunları.)
·         Gökdelenler ve kentsel silüet
·         Kentsel rantın kamuya kazandırılamaması
·         Sanayinin kent içinde kalışı.
·         Ulaşım araçları odaklı kentsel düzenlemeler.
·         Yeşil alan sıkıntısı (Kent içinde yeşil alanların yok edilerek, ulaşım sorunu olan kentin çeperlerine parkların inşa edilmesi. Mesela, bir ilçe belediye binasının bahçesine ÖZEL hastane ruhsatının verilmesi. O özel hastane hızla yükseliyor. Bu belediyeciliği izah edebilecek olan varsa, dinlemeye hazırım.)
·         Kent içindeki parkların enerji nakil hatlarının altına yapılması
·         Bisiklete uygun topografyaya rağmen altyapı sorunu- Bisiklet yolları sıkıntısı
·         Hızlı trenin diğer ulaşım araçları ile entegrasyon sıkıntısı
·         Mevlana meydanı projesi (Meydandaki ağaçların yok edilerek tamamen beton, kullanışsız ve sevimsiz bir görüntünün ortaya çıkması.)
·         Havaalanına ulaşım sıkıntısı
·         Yatırım kararlarının kentsel yoğunluğu artırma etkisi
·         Engelli, yaşlı ve çocuklar için kentsel alan azlığı (Bırakın dezavantajlı kesimleri, yaya odaklı olmayan belediyecilik kentsel alanların kullanımını zorlaştırıyor.)
·         Bilim Merkezi’nin kentin dışında sanayi alanına yapılması, işlevsizleşmesini sağlayacaktır.
·         Yeni Stadyum’un yer seçimi son derece kötüdür. Yoğun nüfusun barındığı ve trafik sorunlarının had safhada olduğu bir alana stadyum inşa etmek, akla ziyan bir politikadır.
·         Yeni tramvay hatlarının tarihi mekanlardan geçeceği söylentisi, eski stadyumun avm yapılacağı iddiaları büyükşehir belediyesi tarafından açık ve net bir biçimde yalanlanmamıştır. (Bu iddialar önemli isimler tarafından dile getirilmektedir.)
·         Sorunlara çok geç müdahale edilmektedir. Reaktif bir belediyecilik söz konusudur…

“Bu tablo karşısında, büyükşehir belediyeleri başarılıdır denilebilir mi?” diye de sormak isterim.
Bazı ilçe belediyeleri var ki, Büyükşehirlerden çok daha başarılı… Ama onlar sesini duyuramıyorlar… Büyükşehir belediye başkanları ilçe belediyelerini boğuyor… İlçe belediye başkanlarını potansiyel rakip olarak görüyorlar.

Bari ilçe belediyeleri de kaldırılsın da, büyükşehir belediye başkanlarının EYALET başbakanı yetkileri tam olsun!

15 Eylül 2013 Pazar

TRAFİK TERÖRÜ VE BİLİŞİM


Türkiye’de trafik kazaları bakımından durum oldukça iç karartıcıdır. Rakamlara
göre her yıl yaklaşık en az 4.000 kişi trafik kazaları sebebiyle hayatını kaybederken
200.000 kişi de yaralanmaktadır. Nüfusa oranlandığında her 100.000 kişiden 13’ünün
ölüm sebebinin trafik kazaları olduğu görülmektedir. Ölenlerin çoğunluğunu %
55 ile sürücüler ve yolcular oluştururken % 19’luk gibi bir bölümünü de yayalar
oluşturmaktadır. Bu özelliği nedeniyle trafik bazen “terör” olarak
nitelendirilmekte ve Kurtuluş Savaşı ile daha sonraki dönemlerde yaşanan savaşlar ve
doğal afetlerde hayatını kaybedenlerle karşılaştırılmaktadır. Yapılan bir karşılaştırmada
örneğin, 1955–2006 yılları arasında 7.759.004 kazada 231.428 kişinin öldüğü, 2.988.118
kişinin yaralandığı, bu rakamın Kurtuluş Savaşında hayatını kaybedenler açısından 25,
yaralananlar bakımından ise 95 kat büyüklüğünde olduğu belirtilmektedir. 1996–
2006 yılları arasında ise ortalama 4.739 ölü, 131.850 yaralının da trafik terörünün
savaşlardan geri kalmadığını gösterdiği ifade edilmektedir. Alınan
önlemlere karşın, trafik kazalarında bir azalma yaşanmadığı ve son on yılda % 279 artış
gösterdiği de ilgili kurumlar tarafından açıklanmıştır. 2002-2011 yılları arasında 43.140
kişi bu kazalarda yaşamını yitirmiştir.
Devamı için:


Abdulkadir MAHMUTOĞLU*
M. Akif ÇUKURÇAYIR
http://dergi.sayistay.gov.tr/icerik/der86m4.pdf

15 Eylül 2012 Cumartesi

BÜYÜKŞEHİR KANUN TASARISI MI, “EYALET KANUNU” TASARISI MI?



Türkiye’de ne mülki idare ne de yerel yönetim, hiçbir zaman gerçekçi hiçbir bilimsel revizyona tabi tutulmamıştır. İktidarların keyfi beklentileri, oy kaygıları ve adama göre düzenlemeleriyle sistem felç olmuştur. Cumhuriyet döneminde sistemin kurumsallaşması için yapılan yasal düzenlemeler uzun süre yenilenememiş ve yerel yönetim sistemi çürümeye yüz tutmuştur. 1983 sonrası yetki ve kaynak aktarımı ile yerel yönetimler yeniden canlandırılmış, ancak kapsamlı bir değişime konu edilememiştir.

2003 sonrası reformlarla eski sistem “cilalanmış” ve bir süre vaziyet iyi gitmiş ve iyi idare edilmiştir. Ancak, günümüzde sistem “yeni” bazı girişimlerle “kırmızı alarm” vermeye başlamıştır. Her “kırmızı alarm” konusunda olduğu gibi bu konuda da kamuoyu mışıl mışıl uyumaktadır.

Yeni bir büyükşehir kanunu çıkarılacak, malum. Bu kanun çıkarsa 29 vilayetimizde "büyükşehir belediye başkanları" bütün belediyelerde, ilçelerde, köylerde "tek yetkili" olacaklar ve ilin tamamını yönetme hakkı elde edecekler. Büyük ihtimalle il genel meclisleri de kalkacak ve "tek meclisli ve tek adamlı" yeni bir sisteme geçilecektir.
2011 yılında bütün Türkiye’yi neredeyse gezme imkanı oldu. Belediye başkanları, valiler, yardımcıları ve meclis üyeleri…

Hiç kimse, öngörülen “yeni” büyükşehir belediye kanununu istemiyor. Büyükşehir olacak vilayetler ve “büyükşehir” belediye başkanları hariç.

Kanun çıkarsa, bir anlamda büyükşehir belediye başkanları “EYALET VALİSİ” olacaklar. Yalnızca isimleri büyükşehir belediye başkanı olarak kalacak…

***

Çünkü, kanun anlamsız bir biçimde 5216’ya konan 750 bin nüfus kriterini tutturmak için, büyükşehir belediyelerinin yetki alanlarını il sınırlarına genişletmektedir. Ne deve ne de kuş misali, ne “kent yönetimi” ne “bölge/eyalet yönetimi” niteliği taşıyan bu düzenleme hem merkezi yönetimi, hem de yerel alanda kamu hizmetlerini bitirecektir.

Bu faciadır… Yönetsel, siyasal ve bilimsel açıdan hiçbir temeli yoktur. Hiçbir analize konu edilmemiştir. İstanbul ve Kocaeli örneklerinden yola çıkılmıştır. Oysa, İstanbul ve Kocaeli kendine özgü nitelikleri olan çok ilgisiz örneklerdir.

Dünyanın neresinde böyle bir örnek vardır? Kimse bu kanunun niçin çıkarılacağını bilmiyor. Herkesin söylediği tek şey var: “Sayın Başbakan talimat verdi, bu kanun çıkacak…”

Kamuoyunda tartışılmadan, nedir, ne oluyor, ne hedefleniyor… Pardon yerel demokrasi, ulusal demokrasi ve “katılımcı, müzakereci, diyalojik demokrasi” diye bir şeyler yok muydu?

Tek kriter: “Sayın Başbakan talimat verdi…” Türkiye cumhuriyeti anayasası, iktidarı ve muhalefetiyle bir demokrasi öngörmemiş midir? Anayasa muhalefet öngörmüş, çıkar grupları öngörmüş, sivil toplum öngörmüş… Bunların hiçbirinin bir şey söylemesine gerek yok mu? Tek ölçü: “Sayın Başbakan talimat verdi…” Bütün gazeteler böyle yazıyor, Sayın Başbakan, acaba böyle bir algıdan/görüntüden hoşnut mudur?

Halkın bir iktidarı beş yıllığına seçmesi, ona her türlü yetkiyi verdiği anlamına gelmez. “Referandum” kurumu demokrasinin olmazsa olmazları arasındadır. Eğer bir ülkenin kaderini değiştirecek süreçler söz konusu ise, “referandum” işletilmelidir. Halkın %51’i tamam derse o zaman kimsenin itirazı olamaz.

Halk seçti diye, halkın onayını almadan, referanduma sunmadan ülkenin kaderini etkileyen değişiklikleri yapılabilir mi? Eyalet kanunu niteliğinde kanunlar çıkarılabilir mi? Başkanlık sistemi getirilebilir mi? Bu demokrasi olur mu?

Avrupa demokrasileri, kentsel alandaki önemli yatırımlar için bile “kentsel ölçek”te referandum yaparken, biz ülkenin kaderini ilgilendiren konularda kamuoyunda bile tartışmıyoruz/tartışamıyoruz. Bizim kentlerimiz “tek adam”larla “beton uygarlığı” temelinde yükseliyor ve kentli(!)lerimiz de izliyor…

***

Büyükşehir yapmak istiyorsanız herhangi bir yeri, formül çok. Nüfus kriteri 200 bine çekilebilir… İl belediyelerinin yetkileri ve gelirleri artırılabilir… Kurumsal kapasiteleri geliştirilebilir… Küçük belediyeler “birlik belediyeleri” adı altında birleştirilebilir… İle yakın olanları ille, ilçeye yakın olanlar ilçeyle birleştirilebilir… Uygun ölçekte olanlar kendi aralarında birleştirilebilir. Birlik (verbandsgemeinde) belediyeleri kurulabilir.

***

Büyükşehirler mutlaka kurulmalı! Ama Türkiye EYALET KANUNUNU taşıyamaz. Türkiye’yi telafisi olanaksız tehlikeli bir sürecin içine sokarsınız…

Sayın Başbakan bu hatalı gidişattan dönünüz!

İşin diğer bir boyutu, bugün bazı belediyelerin teröre nasıl destek olduğunu biliyorsunuz/biliyoruz. Siz bu tür belediyeleri EYALET yapıyorsunuz ve sayısını artırıyorsunuz. TEHLİKENİN FARKINDA olmanın zamanı değil midir? Nasıl bir sürece “katkı sağlayacağınızı” lütfen görün!

***

Sayın Başbakan, eğer bu kanun çıkarsa unutmayın Türkiye, kısa vadede bazı zararları göremeyecektir.

Ancak, orta ve uzun vadede Türkiye telafi edilemeyecek zararlarla karşı karşıya kalabilecektir.

Konya Büyükşehir Belediyesi Konya’yı yönetemiyor, nerde kaldı Hadim’i, Taşkent’i, Kulu’yu, Doğanhisar’ı yönetecek? Proaktif, hizmet ve yurttaş odaklı hizmetin izine dahi rastlayamazsınız!

Hangi idari kapasiteyle, hangi kurumla…

İki yıldır oturduğum mahallede trafik keşmekeşi giderek artıyor ve büyükşehir belediyesine yazıyla sözle mesajla sesimizi duyuramıyoruz? On senedir yazı yazıyorum ve bazı konularda bilgi istiyorum. Bu istemlerin herhangi birine ne akademisyen, nu yurttaş ne de “yazar” olarak, herhangi bir yanıt almış değilim. Bu veriler bile mevcut durumun zaten bir EYALET sistemi olduğunu göstermiyor mu? Kulu, Hadim ve Taşkent’teki vatandaş sesini nasıl duyuracak?

***

Kentlerimiz insan, doğa ve kültür odaklı bir “yeniden yapılanmaya/dirilişe” yönelmelidir. Beton uygarlığı bizim uygarlığımız olamaz, olmamalı…

Eğer belediyeleri demokratikleştirmek ve güçlendirmek istiyorsanız, lütfen herhangi bir kişi iki dönemden fazla belediye başkanlığı yapmasın… Lütfen!

Muhafazakar belediyecilik, belediyecilikte çığır açtı. 1994 sonrası dönemin miadı bu son uygulamalar ve düzenlemelerle dolmak üzere…

Sistem yozlaşmaya ve çürümeye başladı… Bunun siyasi faturasını çok yakında elinizde görürsünüz…

Sayın Başbakan, bu konuda çalışan dürüst, ilkeli ve rasyonel düşünen çok sayıda uzman ve bürokrat var lütfen onları bir dinleyiniz!

Unutmayın, sizi bulunduğunuz yere yerel yönetimlerdeki başarınız getirdi. Eğer böyle giderse, yerel yönetimlerde atılacak bu yanlış adım sizi bulunduğunuz yerden uzaklaştıracaktır.

Gelmesi çok kuvvetli bir ihtimal olan büyük FELAKET’ten geri dönmek için geç kalmış sayılmazsınız.
29 Vilayeti "eyalet"e dönüştürdünüz diyelim, geriye kalan 52 vilayet ne olacak?
Tarsus, Bandırma, Alanya gibi aslında "il niteliği" taşıyan, tarihiyle, kültürüyle, özgünlüğüyle önce çıkan "ilçeler" büyükşehir/eyalet içinde acaba ne hale gelecek?

1 Ekim’den sonra başlayacak olan “EYALETLEŞME SÜRECİ”ni TÜRKİYE taşıyamaz…

Bu süreci lütfen durdurun!

Konuyla ilgili haberin adresi:
http://www.ekofinans.com/basbakan-talimati-verdi-iste-13-yeni-buyuksehir-h11489.html

4 Eylül 2012 Salı

YEREL VE KENTSEL POLİTİKALAR 2. BASKI

 
 
 
 
SUNUŞ
Yerel ve Kentsel Politikalar, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi disiplinlerinin ortak ilgi alanları çerçevesine oturan bir düzine kadar bağımsız çalışmadan oluşuyor. Küreselleşmenin giderek artan etkileri, yerel toplulukların katılım özlemlerinin demokrasi için taşıdığı önem ve Avrupa kurumlarıyla olan ilişkilerimizdeki gelişmeler, yerel yönetimleri, yukarıda sözü edilen disiplinler içinde marjinal bir konumda olmaktan hızla çıkarmış olan etmenlerdir.
Günümüzde, yerel ve kentsel politikalar, bütün dünyada, hem kuramsal açıdan, hem de uygulama yönünden büyük bir sıçrama döneminin içinde olan bilim ve araştırma dallarıdır.Bütün dünya üniversitelerinde, bu konuların okutulduğu kürsülerin, araştırma enstitülerinin sayısı giderek artıyor. Üniversitelerimizde, yakın bir geçmişte, Kamu Yönetiminin geleneksel konuları olan personel, denetim, eşgüdüm, kaynak, işbirliği gibi konular, Siyaset Biliminde ise, siyasal kuramlar, siyasal davranış, siyasal partiler, kamuoyu, secimler ve devlet sistemleri gibi konular prestij değeri taşıyan tez, inceleme, araştırma, yayın ve öğretim konularıyken; bir süredir, bu klasik konulara, yerel ve kentsel politikaların yeni bir dal olarak eklendiği görülmektedir. Bu değişmeyi Türkiye açısından anlamlı kılan etmenlerden biri, birer siyaset laboratuarı olan kentlerin ve kentlere yönelik politikaların, çok partili siyasal yaşama geçtikten sonra, siyasal yaşamımızın önemli gündem maddelerinden biri durumuna gelmiş olmasıdır. Bugün TBMM'de görev yapan 550 milletvekilinden, geçmişte, belediye başkanlığı, valilik, belediye ve il genel meclisi üyeliği yapmış olanların sayısı 100'e yakındır.

Bugün, ülkede var olan 170 kadar üniversiteden dörtte birinde, yerel ve kentsel yönetimler ve politikalarla ilgili kuramsal ve uygulamalı konular, oldukça genç bir araştırıcı ve öğretici kadronun öncülüğünde, tez, araştırma, inceleme, yayın ve ders konusu yapılmaktadır. İste, bunlardan bir bölümünü, bu kitaba katkıda bulunan öğretim üyeleri oluşturuyor. Yerel yönetimlerle ilgili, en can alıcı yönetsel, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel konuların işlendiği bu yapıtın, öğrenciler, araştırmacılar, öğretim üyeleri ve kent yöneticileri için değerli bir kaynak işlevi göreceğine hiç kuşkum yok.Bu kitabin bugünlerde yayımlanmasını önemli kılan nedenlerden biri de; genel olarak kamu yönetiminde, özel olarak ise, yerel yönetimlerde bir yeniden düzenleme çalışmasının ülkenin gündeminde olmasıdır. Gerçekten, ikincisi, 1960'larin başından beri gündemden hiç düşmemiştir. Bu 'bitmeyen senfoni" ye içtenlikle sahip çıkmak isteyenler kadar, ona içtenlikle karşı durmakta direnenler de var. Bu nedenle, konuların bilimsel, yansız ve soğukkanlı olarak, abartılı siyasal parti söylemlerinden uzak olarak, değerlendirilmesi, yeniden düzenleme çalışmalarını yürütenleri yanlış yapmaktan alıkoyar.En azından, yerel yönetimleri güçlendirmeyi, devleti zayıflatan, ulusal birlik ve bütünlüğü tehdit eden ve hatta devletin üniter (tekci) niteliğini değiştirmeyi amaçlayan 'kökü dışarıda" bir çaba olarak görmeyi yeğleyen yeni Jakoben'lerin haklı olmadıkları gerçeğine ışık tutar. Yerinden yönetimi, demokrasiye dost değil, düşman sayan anlayışların geçersizliğini kanıtlamaya yardımcı olur.
Bu türlü araştırma ve yayın çalışmalarına destek sağlamanın bir görev olduğu kanısındayım. Çoğunu öğrenciliklerinden beri tanıdığım, kitabın bütün yazarlarını, başta değerli öğrencilerim Prof. Dr. Akif Cukurcayır ve Doç. Dr. Ayşe Tekel olmak üzere, bu çabalarından ötürü kutluyorum. Başarılarının sürekli olmasını diliyorum.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ

3 Şubat 2012 Cuma

“YAVAŞ ŞEHİR” YA DA “SAKİN KENT”


Kent yaşamı gittikçe hızlanıyor, karmaşıklaşıyor ve çekilmez hale geliyor. Bu “gelişmiş dünyada” da böyle ama, bizde “fazlasıyla” çekilmez hale geldi…


Çünkü hergün yüzlerce yeni araç trafiğe çıkıyor; her evde neredeyse ikinci arabalar tamam, belki üçüncüler yolda…

Kapitalizme ve tüketim toplumuna hizmet eden bir yaşam felsefesi gittikçe kuşatıyor bizi…

İhtiyacımız olana da, olmayana da sahip olmaya çalışıyoruz…

Marks, “meta fetişizmi” demişti…

“Maddeye tapınma…” “Miktar ideolojisi…” “Biriktirme hastalığı…”

Modern insanın hastalıkları… Bu hastalıklar, elbette kentin baskısı, stresi, karmaşası ve hızı ile birleşince, “modern insan” zavallı, çaresiz, ezik ve iradesiz bir kimliğe bürünüyor…

Toplum ya da kent ne sunarsa onu olduğu gibi kabullenmek zorunda kalıyor…

Bu yüzdendir ki, daha yirminci yüzyılın başlarında Herbert Marcuse, “günümüz insanı yaşamıyor, yalnızca yaşadığını sanıyor ya da yaşamını izliyor” demişti…

Ne kadar haklı! Aslında “Trumanshow” mu demeliyiz? Bir kurgunun içinde yaşıyorsunuz; sorgulayamıyorsunuz, yönlendiremiyorsunuz, herhangi bir şey katamıyorsunuz… Sizin elinize verilen yol haritasını uyguluyorsunuz…

İradeniz tam anlamıyla sıfırlanıyor…

***

Kentler büyük bir değirmen gibi insan öğütüyor… İnsan, özne olmaktan çıkıyor ve nesneleşiyor…

İnsan ilişkilerinin yeni adı “sosyal sermaye…” Etkileşim çevreniz ne kadar güçlüyse ekonomik, siyasal, yönetsel ve kültürel kazançlarınız da o kadar fazla olur anlayışına dayanıyor…

Yani birisiyle iletişim kurduğunuzda artık “karşıdakinden ne elde edebilirim” kaygısıyla hareket etmenizi salık veriyor “sosyal sermaye” kuramları… Doğrudan bunu demiyorlar da, dolaylı olarak bunu diyorlar…

Dolayısıyla “sosyal sermayeciler” günlük insani ve toplumsal ilişkileri metalaştırıyorlar, deyim yerindeyse “tanışıklıkları, dostlukları” bir biçimde “paraya, ranta, fırsata” dönüştürmenin uzmanları olarak tanınıyorlar…

Hele bizdeki kentsel yaşam tam bir “ucube…”

Baskın ve erdem yayıcı bir kültür yok…

Kırk yamalı bohça, bizim kentlerimizin dokusu…

Tam da bu nedenle yine Batılı toplumlar –çünkü biz enkaz temizlemekle meşgulüz daha- kenti “yaşanılabilir” kılmak için yoğun arayış içerisindeler…

Bu arayışlardan birisi de, kentleri nasıl daha “sakin” hale getirebiliriz arayışı...

Elimde bir kitap var, Konya’da Çizgi Kitabevi yayınlamış (Aralık 2011).

Yazarları, Selçuk Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu öğretim üyeleri Mete Sezgin ve Şafak Ünüvar…

Kitabın adı, “Yavaş Şehir.” Sürdürülebilirlik konsepti çerçevesinde kentlerin yaşanabilirliğini tartışıyor… Bizde belki de yeni yeni konuşulmaya başlayan bir kavram Batıda epey taraftar bulmuşa benziyor…

Kitabın esinlendiği kavram “Cittaslow”, yaygın bir literatüre sahip…

Kitabın kapağında “kenti sırtlamış bir salyangoz…” Güzel olmuş gerçekten…

Cittaslow, “sakin kent” ya da “yavaş şehir” anlamına geliyor…

Kitabı tavsiye ederim… Kente, kentsel yaşama, kentsel değerlere ve topluma farklı bir pencere açıyor…

***

Sakin kent kavramı içerisinde, “ekolojik yaklaşım” yani hava kalitesi, su kalitesi, doğal kaynakların korunması, iklim değişikliği gibi değerler yer alıyor…

Temel hedef “sürdürülebilir kentler”in tasarlanması ve başarılması…

Tüketim toplumu içerisinde “tüketilen insan” değil; “açık toplum” felsefesiyle yaşanabilir kentler kuran insan konunun odağında yer alıyor…

Sakin kent öyle bir mekan ki, insanlar “dinlenmek ve yenilenmek” için orayı tercih ediyor…

Turizm boyutu da biraz farklılaşıyor dolayısıyla…

***

Bizim de sakin kentlerimiz olacak mı?

2100 yılında belki…

Çünkü, bizim kentlerimiz gittikçe çıldırıyor, çılgınlaşıyor, kontrolden çıkıyor…

L. Mumford’ın sınıflandırmasındaki tiranlaşmış kentler (tyranopolis), biz de hangi kent acaba?

Bence öncelikle İstanbul, sonrasında da bütün milyonluk kentlerimiz…

Çünkü, bu kentler insanı, tarihi, doğayı… kısacası yaşamı eziyor vesselam!

http://www.cittaslow.org/