Akif Çukurçayır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akif Çukurçayır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2020 Çarşamba

KENTLERİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: KORONA MEGAPOLLERİ DE VURDU

Prof. Dr. M. Akif  ÇUKURÇAYIR

Bir zamanların popüler deyimiyle, en güçlü çekim merkezleri olan dünyanın “marka kentleri” de koronaya yenik düştü. New York’un yaşadığı trajedi, bu yenilgilerin en etkileyicilerinden. New York Times, 11 Mayıs 2020  tarihli baskısında, “İhtiyacımız Olan Kentler” başlığıyla, “pişmanlıklar ve özlemler demeti” içeren bir  çözümleme yayınladı. Gazete, “Amerikan kentleri bir zamanlar büyümenin ve fırsatların motoruydu”  tespitini yaptıktan sonra, “Bu krizden onları nasıl koruyabiliriz” sorusunu gündeme getirdi.  Gerçekten de dünyayı yöneten kentler, bir anda Ortaçağ vebasına tutulmuş gibi ölü kentlere (nekropolislere) dönüştü. “Kara Veba” salgınlarında çaresiz kalan Ortaçağ dünyası gibi çaresiz kaldı, “bilim ve uzay çağı”nın dünyası. Neyse ki, yine de “bilim ve uzay çağı”nın üstün olanaklarıyla bu defa salgına karşı zafer çok yakın gözüküyor. 

Veba ve çiçek hastalığı tarihin farklı dönemlerinde, bazı ülkeleri ve kentleri neredeyse yok etme sınırına getirmişti. Tarihin en büyük veba salgınlarından birisi 1330’lu yıllarda Avrupa’da yaşanmıştı. Ne ilginç bir durum ki, bu salgının kaynağı da Çin’di. Moğol ordularının taşıdığı veba Avrupa’nın neredeyse tamamını kaplamıştı. İngiltere’de her on kişiden dördü hayatını kaybetmişti. Bazı kaynaklar, 1520 ile 1580 yılları arasında Meksika nüfusunun 22 milyondan iki milyona düştüğünü yazıyor. Sömürgecilerin taşıdığı çiçek, kızamık ve diğer bulaşıcı hastalıklar, neredeyse Meksika’yı yok etmişti. 1918 ve sonrasında yaşanan İspanyol Gribi salgını 500 milyon civarında insanın ölümüne neden oldu. Ortaçağ’da kentleri birer hayalet halinde getiren veba, bu kez yerini koronaya bıraktı. “Bilim, salgınları bir tehdit olmaktan çıkardı” diye düşünülürken, korona bir kâbus gibi çöktü insanlığın üzerine. Dünya genelinde koronadan ölümler 300 bine yaklaşırken, kentler de hayata dönmek için yavaş yavaş canlanmaya başlıyor. Bu nedenle, artık kentler içinde geniş ve ayrıntılı bir “yeniden gözden geçirme” sürecinin gündemde olması gerekiyor. Bu, herkesten önce bütün kentlilerin, plancıların, politikacıların, ekonomistlerin ve elbette kentbilimcilerin ödevidir.

New York Times’ın sorduğu sorular bütün metropoller için geçerlidir. Elbette New York, Londra, Berlin, Paris, Boston, Şikago, Tokyo gibi gelişmiş metropollerle, az gelişmiş ülke metropollerini aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz. Ancak, dünyaya yön veren kentler yüzyıllarca süren imar çalışmalarıyla; altyapı ve üstyapı donatılarıyla “marka kent” övgüsünü kazanmayı hak eden kentlerdir. Eğitim, sağlık, ulaşım, imar, kamu düzeni ve kamu esenliği gibi sorunları büyük ölçüde çözmüş olan New York gibi kentler zor zamanlar geçiriyor. Dünyaya hitap eden üniversiteleri, hastaneleri, finans kuruluşları ve bütün kentsel etkinlikleri adeta ölüm döşeğinde. Arı kovanı gibi işleyen mega makineler ve dünyaya mal ve hizmet üreten bu kentler, büyük bir durgunluğun kıskacında kıvranıyorlar. Bu “acı içinde kıvranma” kentleri ve kentsel sosyal bölünmeleri de yeniden düşündürüyor. Dev gökdelenlerin gölgesinde kalmış yoksul yaşamlar ve semtler, korona vesilesiyle tekrar ve etkili bir biçimde Amerikan kamuoyunun gündemine geldi. Dünya çapında zenginlikler üreten kentler, giderek daha yüksek oranlarda işsizlikle kıvranan kent sakinlerinin iş taleplerini nasıl karşılayacak? Dünyada bütün büyük metropollerin ve elbette bütün kentlerin en büyük sorunu artık budur.

New York Valisi Anrew Cuomo, New Yorkluların çektiği acının nedenini “aşırı yoğunluğa ve kalabalıklaşmaya” bağladı. Kesinlikle haklı, kentleri büyük yapan nüfusları değil, yaşanabilirliği ve sürdürülebilirliğidir. Yoksulluk, ırkçılık, kentsel suçlar ve ötekileştirmelerin bütün kentler için büyük sorun olduğu doğrudur. Ancak, bu sorun kalabalıklaşma dolayısıyla bütün ülkelerde ve bütün kentlerde daha bir çözülemez hale gelmektedir. Neydi sağlıklı kentleşme? Sanayileşme ve ekonomik gelişmeyle birlikte gerçekleşen kentleşme sağlıklı kentleşme olarak tanımlanıyor. Çünkü, kentler her şeyden önce sakinlerine “iş olanakları” sunmak durumundadırlar. Kentli nüfus büyük bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya kaldığı zaman, sağlıklı kentleşmeden söz etmek olanaklı olmadığı gibi, işsizlik sorunu diğer bütün sorunların katlanarak büyümesine neden olmaktadır. Kentlerin ve toplumların çürümesinin en önemli nedeni kentsel işsizlik, yoksulluk ve kentsel nüfusun önemli bir kısmının temel yaşamsal gereksinimlerini karşılayamamasıdır.

Kentler bozuldu… Hem de çok bozuldu. Umudun mekânları olan kentler, artık çoğunlukla umutsuzluğun mekânları haline gelmiş durumdadır. M. Castells’in “Dual City” tanımlaması bile bugünkü kentleri anlatmaya yetmiyor. Çünkü, kentler ikili değil, çok boyutlu bölünmelerle karşı karşıyadır. Zenginler, orta sınıflar ve alt sınıfların oturma ve sosyal alanları neredeyse kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmaktadır. Bu durum kentsel kamu hizmetlerinin sunumunda da farklılaşmalara neden olmakta ve en kötüsü büyük sosyal karşıtlıklar üretmektedir. New York Times’ın “Korona salgını, bu bölünmeleri ve ayrışmayı tamir etmek için bir fırsattır” değerlendirmesi elbette bir hayal olarak kalacaktır. Ekonomik, sosyal ve siyasal gerçeklikler, kentsel yoksulluğu ve eşitsizliği ne yazık ki ortadan kaldıracak araçlar sunmuyor; tam tersine derinleştiriyor. Bir ulus olmanın ve bir millet ruhuyla davranmanın yolu elbette “ayrışmaların en aza indirilmesinden” geçmektedir. Bu sosyal, siyasal ve kültürel “aynı yöne bakma” olanağını da, ancak sosyal, ekonomik ve kültürel bütünlükle gelişen sağlıklı ve dengeli kentler sağlayabilir. Gelişmiş ülkelerde nüfusun neredeyse %80’i artık kentlerde yaşamaktadır. Bu nedenle, her türlü sosyal, ekonomik ve kültürel onarım için çok hızlı ve etkili kentsel politikaların geliştirilmesi, belki bir umut olabilir.

Kentlerde işsizliğin en aza indirilmesi; herkesin eşit ve adil bir biçimde eğitim, sağlık, barınma ve geçinme olanaklarına kavuşturulması ve kent yönetimine etkili katılım fırsatları elde etmesi, kentsel politikaların öncelikli amaçları olmalıdır. Kentsel ayrışma, ancak uzun vadede bir “kader olmaktan” çıkarılabilir. Kısa ve orta vadede en azından “iyileştirici ve önleyici politikalarla” toplumsal hasarlar en aza indirilebilir.

Kentin fırsatları da, tehditleri de zengin yoksul herkesi ilgilendirmektedir. Kent bir organizma gibi canlıdır. Her hangi bir unsurdaki hastalık, bütün vücudun rahatsızlığına neden olmaktadır. Ünlü ekonomist J. Stiglitz, “En iyi evler, en iyi eğitimler, en iyi doktorlar ve en iyi yaşam tarzına sahip olabilirsiniz. Ancak, parayla alamayacağınız en önemli şey, ‘yüzde birin kaderinin kalan %99’la bağlı olduğunu anlamak’tır” diyordu. Ne kadar doğru! İnsan, yalnızca kendi toplumunun değil bütün insanlığın bir üyesidir ve bütün insanlıkla bir etkileşim içerisindedir; insanlığın ortak kaderinin bir parçasıdır. Toplum ne kadar atomize olursa olsun, ne kadar ayrışırsa ayrışsın bütün dünya artık sayısız ağla (network) birbirine bağlı olduğu gibi, kentlerde yaşayan herkes de istese de istemese de farklı boyut ve düzeylerde birbirine bağlıdır. “Ortak kader” anlayışı, herkesin temel haklarına karşılıklı saygıyı gerektirir. Ne yazık ki, ortalama insanlar ve en alttakiler böyle bir bilinçten yoksun olduğu gibi politika yapıcılar, ekonomi ve yönetim aktörleri de böyle bir gerçekliğe kayıtsız kalmayı tercih etmektedirler.

Yazıyı New York Times’tan bir değerlendirmeyle bitireyim: “Zenginin işe, yoksulun paraya ihtiyacı var. Kentin her ikisine de…” Aslında kentin, sürdürülebilirlik ve sosyal adalet anlayışına daha çok ihtiyacı var. Bu zenginler için de, yoksullar için de en öncelikli gereksinim…

İnsanlığın sağlıklı ve sürdürülebilir kentlere ihtiyacı var.

 

 


13 Mart 2020 Cuma

Kentin Trajedisi, İnsanın Trajedisi ve Korona


Prof. Dr. M. Akif  ÇUKURÇAYIR
Kent nedir?
Kent sosyal, ekonomik, siyasal, yönetsel ve kültürel bir yapı olmanın ötesinde kamu güvenliğidir, kamu sağlığıdır ve kamu esenliğidir. Bu kavramları kentsel güvenlik, kentsel sağlık ve kent esenliği olarak da ifade edebiliriz.
Kent aynı zamanda plan demektir. Plan, düzenli ve denetim altında gerçekleşecek olan gelişmelerin ana çerçevesidir. İçinde yaşadığımız ancak pek de farkında olmadığımız kentler, corona virüsü nedeniyle dünyanın gündeminde. Kent'in “corona trajedisi” nedeniyle gündemde olması, gelecek kaygılarımız açısından bir fırsat olarak görülmelidir. Kentleşme kuramları, yaklaşımları ve pratiklerinin de bu vesileyle düşünülmesi ve sorgulanması gerekmektedir. Gelişmeler göstermiştir ki, dünyanın en etkili çekim merkezi olan kentler bir anda ölü kentlere (nekropolis) dönüşebiliyor. Bugün köylerden çok kentler tehdit altında ve dünyanın en ünlü kentleri kurumları, etkinlikleri ve
sembolik özellikleriyle birlikte sessizliğe gömülmüş durumdadır.
Karşılıklı bağımlılık (interdepencence) durumu küreselleşmeyi “olumlama” anlamında kullanılıyor ve küresel olanaklardan dünyanın her tarafının yararlanabileceğini öngören açıklamaların önemli malzemelerinden sayılıyordu. Şu anda karşılıklı bağımlılık, eklemlenme ve etkileşim en büyük felakete dönüşmüş durumdadır. Corona krizi nedeniyle bireysel, kurumsal, kentsel ve ulusal soyutlanmalar daha revaçta görünmektedir. Kısa dönemli ve konjonktürel bir durum olmasını umuyoruz. Ancak, kentlerin geleceği üzerinde düşünme açısından bu krizin değerlendirilmesi de gerekmektedir.
Kentler bugün yalnızca Wuhan’dan yayılan “corona virisü (covid19)” tehdidi altında değil, küresel mülteci hareketliliği nedeniyle de tehdit altındadır. Öngörülemeyen bütün kentsel, bölgesel ve ulusal planları geçersiz kılan bu gelişmeler karşısında kent planlaması ve kentlerin geleceği konusunda yeniden düşünmek ve farklı yaklaşımlar geliştirmek gerekmektedir.
Harvard ve Stanford gibi dünya markası üniversiteler kapandı. Bütün dünyanın en önemli eğitim kurumları işlevsizleşti neredeyse. Hollywood tehdit altında, birçok yıldıza virüs bulaşmış durumda. Devlet başkanları, önemli bürokratlara “corona” teşhisi konuldu. Neredeyse dünya genelinde spor etkinlikleri durduruldu. Birçok ülkede eğitim faaliyetlerine ara verildi.
İtalya’nın tamamı karantina altında. Birçok ülkede önemli kentler karantina altında. Bu tehdidin Haziran ayında sona ereceği konuşulmakta. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), covid19’u “küresel salgın” ilan etti. Zira etkilemediği ülke, kurum ve etkinlik kalmadı gibi.
İnsanlık uzayda yerleşim yerleri araştırırken ve koloniler kurma peşindeyken dünyanın gittikçe yaşanılamaz hale gelmesi üzerinde yeterince düşünmemesi ve sorumluluk taşımaması aklın alabileceği bir durum değildir. Ancak, ne yazık ki durum tam da budur.
Kentlerin kalabalıklaştırılması, bütün dünyanın aynılaştırılması/homojenleştirilmesi, dünyadaki popülist yaklaşımların benimsenmesi sanıldığı gibi olumlu sonuçlar doğurmuyor. “Corona”nın kontrol altına alınabilmesi aylar sürdü. Peki ya birkaç ay daha devam etseydi bu “çaresizlik durumu”, o zaman büyük kentlerin tamamını yok edebilecek durumlar ortaya çıkmaz mıydı? Bugün corona, yarın başka bir virüs küreselleşen, kalabalıklaşan ve plansız mega kentleri yok edebilecek duruma gelirse ne olacak? Kentleri kalabalıklaştırmanın önüne geçebilecek önlemler, stratejiler ve politikalar üzerinde düşünmek gerekmez mi? “Adem-i merkeziyetçi” kentleşme modellerini yeniden düşünmek zorunda değil miyiz?

Bu tür afetler karşısında “akıllı kent” (smart city) uygulamaları ne kadar çözüm olabilir? Varsayalım kentin birçok yerine termal kameralar yerleştirildi, güvenlik kameraları gibi. Bir de buna “dezenfektasyon istasyonları” kurulması eklendi. Bu tür uygulamalar ne kadar çözüm olabilir ki?
Bir de “komplo teorileri” var. 1981’de yazıldığı söylenen “Karanlığın Gözleri” (The Eyes of Darkness) isimli romanda bütün ayrıntılarıyla Wuhan’da ortaya çıkan virüsün ne kadar gündemde kalacağı ve mücadelede başarılı olunacağı, on yıl sonra tekrar ortaya çıkacağının anlatıldığı iddia ediliyor. Sosyal medyada fotoğraflarıyla birlikte sayfalarca paylaşımlar söz konusu. Bir “biyolojik silah” olarak virüslerin kentleri ve dünyayı tehdit etmesi karşısında neler yapılabilir?
Biyolojik saldırılar karşısında kentsel güvenlik ve sağlık konusunda da ülkelerin yeniden düşünmesi ve acil stratejiler geliştirmesi gerekiyor sanıyorum. Aksi halde kentlerin ve ulusların ölümü kolaylıkla virüslerle de gerçekleştirilebilir.
Oldukça karamsar bir değerlendirme olduğunun farkındayım. Ancak, “corona virüsü” dünyayı 1929’dan daha büyük bir “bunalıma” doğru götürüyor mu götürmüyor mu, bunun üzerinde de düşünmekte yarar var. Çünkü, farklı disiplinlerdeki bilim insanları oldukça ürpertici değerlendirmeler yapıyorlar.

Var olan kentsel sorunlar ortada duruyorken, “covid19” virüsü hepsini unutturdu.
"Hadi gel köyümüze geri dönelim" demek daha mı sağlıklı bugünlerde? Peki, ne zamana kadar ve nereye kadar? Düşünmek iyidir, sanıyorum hepimizin "kent" hakkında ve geleceğimiz hakkında düşünmek gibi bir sorumluluğu var.
Kentin trajedisi, insanın trajedisidir.

20 Şubat 2020 Perşembe

KENTE DAİR SORULAR

Artık yeryüzünde insanların büyük bir kısmının yaşamı kentlerde geçiyor. Şairin dediği gibi "durup düşünmeden yaşadığımız" için ne yaşamın ne de içinde yaşadığımız kentlerin bilincine varabiliyoruz.

* Kent nedir? Toplumsal, ekonomik, teknolojik, psikolojik, siyasal, kültürel unsurların hangisinin ağırlığı ile kenti tanımlayabiliriz?
* Kent nasıl ortaya çıktı? Tarım, tapınak, güvenlik faktörlerinden hangisi başat rolü oynadı?
* Kent hangi süreçleri içerir? Toplumsal çekirdek halinden megapollere dönüşürken hangi süreçler ve işlevler değişti?
* Kent hangi amaçları karşılar? Yaşam kalitesi, ekonomi, yönetim, güvenlik, kültür, gelişme; yerel, bölgesel, ulusal ve küresel eklemlenmeler?
* Kentin başlangıçtaki işlevleri ile günümüzdeki işlevleri ne kadar farklılaştı? Höyükten megapol'e kentin öyküsü nasıl gelişti?

Kentin izleri 15 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Ancak, açıklanabilir tarih beş bin yıllık bir dönem. İlkel kentlerden modern kentlere geldi insanlık. Acaba kentsel yaşam bir yol ayrımında mı?

Kentsel toplumlarda "insani derinlik" mi gelişecek, yoksa otomasyonun zaferiyle "tarih sonrası insan" yani mankurtlar mı söz sahibi olacak?
İkinci seçenek insanı ve insani değerleri yok edecektir kuşkusuz.
Otomasyon, robotlaşma, bilgisayarlaşma, akıllılaşma vb. süreçler gereklidir, ama nereye kadar gereklidir.

Yeni bir nefese, yaklaşıma, ruha ihtiyaç var. 
Kentler insanlığı çeken büyük mıknatıslar gibi tarih boyunca cazibe merkezleri olmuşlardır ve olmaya da devam etmektedir. 
Ancak, acaba yakın bir gelecekte insanlık için en büyük tehdide dönüşebilir mi?
Kalabalıklaşma felaketleri hızlandırıp, kentsel toplumları yok eder mi?
Corona virüsü gibi ölümcül bir virüsün küresel ölçekte daha hızlı yayılması olanak dışı mıdır? 
Gördük ki, hayır!
Corona virüsü insanlığı tehdit eder hale geldi ve bir kent (Wuhan), bütün küresel kentler için tehdit haline geldi ve 'wuhan'da yaşam durdu.
Bunun yanında bir de sosyo psikolojik yıkımlar var.
On milyonluk kentlerde dev kitleler içinde hiçleşen, önemsizleşen, duyarsızlaşan "birey" ne olacak?
Kent makinesi işliyor. Ancak, bu makinenin dişlileri arasındaki insan ne olacak?
Farklı soruların her düzeyde sorulması gerekiyor.
Kent ve kentleşme nereye gidiyor?
Mars'a koloni kurma çalışmaları bütün hızıyla devam ederken dünyadaki kentler hızla yaşanmaz hale gelmiyor mu?
İnsanlığın gidişatında yeterince yanlışlık yok mu?
Sorular, sorular...


25 Ekim 2015 Pazar

KAYFOR VE KONYA

Bir kent, ancak ve ancak “nitelikli” etkinlikleriyle ulusal ve küresel alanda “rekabet
edebilirliğini” artırabilir.

Bu “nitelikli” etkinliklerin başında elbette ve mutlaka “akademik buluşmalar” yani “kongre, sempozyum, panel ve çalıştay” gibi katma değeri yüksek etkinlikler gelmektedir.
Dünyada kongreleri ile anılan birçok kent bulunmaktadır…
Yerel yöneticilerimizden sık sık duyarız “kongre kenti…”
Demek ki, yerel yöneticilerimiz de bu etkinliklerinin öneminin farkında…
Kentin en etkili ve nitelikli “imaj çalışması” olarak kongrelere ayrı bir önem vermek gerekiyor…
***
Konya’nın iki büyük sembolü; birisi gönül mimarı Mevlana, diğeri Konya’nın en değerli markası olan Selçuk Üniversitesi… Ve Selçuk Üniversitesi çok önemli akademik etkinliklere imza atıyor.
En azından bunlardan ikisinin bizzat içinde bulunduğum için yakından biliyorum. Birisi Mayıs ayında düzenlenen Uluslararası Avrasya Turizm Kongresi, ikincisi ise 15-17 Ekim tarihlerinde düzenlenen KAYFOR adıyla tanınan Türkiye’nin en büyük kamu yönetimi kongresi…
Birinci kongreye dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden 400’den fazla katılımcı ilgi gösterirken, kamu yönetimi kongresi “ulusal” olmasına karşın bir o kadar ilgi gördü ve 400’den fazla konuk ağırladı.
***
92 üniversite ve kurumdan, 66 ilden akademisyenlerin katıldığı toplantıda 180 civarında bildiri sunuldu ve  oldukça verimli geçti.
Van’dan Tekirdağ’a; Kars’tan İzmir’e; Samsun’dan Mersin’e; Artvin’den Osmaniye’ye kadar birçok ilimizden Konya’ya akademisyenler geldi ve kamu yönetimi konuştu, tartıştı; yerel ve ulusal yönetim sorunlarına çok önemli katkılar sundular.
Türkiye Konya’daydı…
Kamu yönetiminin duayen isimleri Konya’daydı…
Akademisyenliğe henüz adım atan çok sayıda genç bilim insanları da Konya’daydı ve Selçuk Üniversitesi’nin misafiriydi…
Konuklarımız Konya’yı tanıdılar, kültürüyle, yemekleriyle, cadde ve sokaklarıyla…
Bir akşam Selçuk Üniversitesi Alaeddin Keykubat Kampüsü’nde dostlukla Konya’yı ve üniversiteyi yaşarken, bir akşam Konya’nın en mutena yerlerinden Meram’da Konya’yı yaşadık…
Ve son gün Sille’de farklı bir tarih ve kültür yolculuğuna çıktık hep beraber…
Misafirlerimiz Konya’nın Selçuk Üniversitesi Kampüsü’nde, Mevlana’da, Meram’da ve Sille’de farklı renklerini, boyutlarını, özelliklerini yakından gözlemlediler…
Elbette eksikliklerimiz, sıkıntılı anlarımız oldu… Ancak, geri dönüşlerden anladığıma göre bütün misafirlerimiz Konya’dan memnun ayrıldılar, Konya’yı çok beğendiler…
Kentin en etkili ve nitelikli “imaj çalışması” olarak kongrelere ayrı bir önem vermek gerekiyor…
Konya çok değerli akademisyenleri ağırladığı önemli bir sınavı daha geçti… Bunda katkısı olan Konya Valiliğimize, Selçuk Üniversitemize, Belediyelerimize, STK’lara, özel sektör kuruluşlarımıza; bütün çalışma arkadaşlarıma, yüreğiyle ve içtenliğiyle gece gündüz koşuşturan herkese sonsuz teşekkürler…
***
Selçuklu Başkenti’nde ve Mevlana şehrinde, Selçuk Üniversitesi’nde Türkiye’yi, sorunlarını, çözüm yollarını konuştuk 3 gün boyunca…
Bir kongre sadece “kongre” değildir, kentler ve kurumlar için çok değerli tanıtım fırsatıdır…
Hiçbir etkinlikte bu kadar nitelikli insanı bir araya getiremezsiniz, akademik kongrelerden başka…
Bunun bilincinde olan ve katkı sağlayan herkese (kişi, kurum ve kuruluş) en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Bilincinde olmayanlara da, “ilgisiz kalanlara” da, bilinç/farkındalık diliyorum…
Düzenleme Kurulu’nda yer aldığım kamu yönetimi kongresi KAYFOR’a katılan ve katkı sunan bütün katılımcılara, misafirlerimize  ayrıca teşekkür ediyorum…

9 Temmuz 2015 Perşembe

KAYFOR



KAYFOR- KAMU YÖNETİMİ FORUMU'NUN 13.SÜ KONYA'DA DÜZENLENİYOR...
KAMU YÖNETİMİ ÇALIŞAN AKADEMİSYEN, UZMAN, BÜROKRAT VE STK TEMSİLCİLERİNİN 13 YILLIK YOLCULUĞU MEVLANA KENTİ KONYA'DA DEVAM EDİYOR...



21 Haziran 2015 Pazar

Kent ve Kâr...

1500'lü yıllarda Robert Crowley isimli birisi yazmış:

Bu bir kent ismen
Fakat aslen
Sadece kâr düşünen
Bir insan sürüsü.
Memuru falan hepsi
Kendi çıkarını düşünür
Halkın zenginliği ise
Kimsenin umurunda değil.
Cehennem kargaşası
Burası gibi bir yer olmalı
Herkes hep bana diyor
Kimse düşünmüyor başkasını.

Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent, s. 426

Demek ki, insan-kent-kâr ilişkisi hiç değişmiyor...
Kent, bir yaşam alanı değil, kâr alanı olarak algılanmaya devam ediyor...
Bireysel çıkarlar, kamu yararından önce geliyor...

16 Kasım 2014 Pazar

"AKLIM MARDİN'DE KALDI"

Bir seyahat ve sempozyum anımı anlatmak istiyorum.
Biraz geç de olsa anlatmam gereken bir seyahat ve sempozyum anısı...
Mardin'de Bilge Köyü katliamı yaşanmıştı ve 44 kişi hunharca katledilmişti.
AK Partili Mardin Belediyesi Mardin hakkında oluşan bu acı ve talihsiz imajı unutturmak için geniş kapsamlı uluslararası bir "yerel yönetim ve kalkınma sempozyumu" düzenlemişti. 
Değerli Başkan Beşir Ayanoğlu ve o dönemin Mardin Valisi Hasan Duruer gerçekten muhteşem bir ev sahipliği yaptı.
Aslında kendi adıma "bulunmamam gereken bir yerdeyim" diye bir duygu oluştu bende Mardin'e varır varmaz... Mardin muhteşemdi ama, ilk kez şöhretler karmasında yer almıştım:)
Evet bir akademisyen olarak sempozyum ilgi alanıma giriyordu ama, sempozyuma katılan en "şöhretsiz" kişi olarak hissettim kendimi...
Dediğim gibi adeta "şöhretler karması"nın içine düşmüştüm... Toplantıya katılan isimlerden hatırlayabildiklerimi yazarsam sanırım bana hak verirsiniz: Taha Akyol, Sami Selçuk, Nur Vergin, Ali Bulaç, Hüseyin Yayman, Neşe Düzel, Cengiz Çandar, Bejan Matur, Altan Tan, Fikret Toksöz, Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Seyfi Öğün, Fehmi Huveydi, Chris Game, Gülay Göktürk, Avni Özgürel, Süleyman Yaşar, Erol Katırcıoğlu, Avni Özgürel, Saliba Özmen, Kenan Mortan, Ümit Meriç, Nilüfer Narlı... İsmini hatırlayamadığım daha birçok kişi...
***
Toplantıya ilgi muhteşemdi, salon tıklım tıklım doluydu... Toplantı, ne kadar amacına ulaştı bilmiyorum... Ben naif bir şekilde yerel yönetim, demokrasi ve kalkınma derken bazı konuşmacılar "Mezopotamya, öz savunma güçleri, koruculuğun bitmesi, özerklik" gibi kavramları sıkça kullanıyorlardı. Doğrusu benim hiç beklemediğim bir ortamdı... Bazı isimler trübüne oynarken, bazıları da "bütün ve bir Türkiye'nin derdiyle" konuştular...
Çok güzel konuşmalar da oldu kuşkusuz... Bütün konuşmaları burada değerlendirmek istemiyorum...
***
Bilge Köyü'ne hep birlikte gittik. Kurşunlanmış evleri gezdik. Katledilen aile korucu ailesi. Devletten birçok sertifika almışlar, devletin yanında bir aile. Sertifikalardan bazıları kurşunlanmış duvarlarda hala asılı duruyordu...
Dara Harabelerine gittik...
Artuklu Kervansaraylarını gezdik... 
Ulu Cami ve Selçuklu döneminden kalma medreseleri (Kasımiye, Şehidiye, Zinciriye gibi) gezdik... 
Deyrul Zafaran Manastırı'na gittik...
Kızıltepe'ye gittik ve orada çok güzel bir akşam geçirdik...
Murathan Mungan'ın evini ziyaret ettik...
Mardin'de çarşıları gezdik ve telkari işlemeli hediyeler aldık...
Mardin esnafını çok sevdim...
Abbaralar sokağını çok sevdim...
Mardin'e hayran kaldım ve ülkemden haberim olmadığına çok üzüldüm...
Ve kendi kendime "Mardin'e birkaç kez gelmeliyim" diye söylendim hep. Ama bir daha kısmet olmadı... 
Mardin türkülerinden oluşan CD hediye edildi, Mardin'i anlatan ve üzerinde "Aklım Mardin'de Kaldı" yazan tanıtım CD'si çok güzeldi...
Gerçekten aklım Mardin'de kaldı...
***
Mardin'e tedirgin gittiğimi söylemeliyim...
Sonuçta bir durgunluk süreci vardı, Mardin'de bir AK Partili belediye vardı... Ama nedense öyle bir tedirginlikte vardı...
Terörle anılan illerden birisiydi... Mardin merkezde böyle bir endişe olmasa da ilçelerinde terör hep vardı. 
***
Bu yazının asıl amacına gelelim...
Mardin'de beni çok etkileyen iki olayı anlatmak istiyorum. Aslında anlatsam mı, anlatmasam mı diye çok düşündüm. Çünkü bu aralar kavramlar, konular, anlatılanlar yolunu şaşırdı. Siyah dediğinizde beyaz, beyaz dediğinizde siyah anlaşılabiliyor. Yine de, çok etkilendiğim  bu iki olayı aktarmak istiyorum...

Birincisi sempozyumda Altan Tan'ın söyledikleri... Altan Tan aynen şunları söyledi: "Burada bir üniversite açıldı ve bir Türk generalin adı verildi. Mardin'de başka isim mi yoktu? Hükümet buraya çok yatırım yapıyor, Mardin'le çok ilgileniyor, burayı küçük bir İsviçre yapıp bölgeden koparmak istiyor. Buna izin vermeyeceğiz..."
Elbette herkes düşüncesini söyleyebilir de, benim anlamadığım güya bölgeyi seven ve bölgenin kalkınmasını isteyen bir insan hükümetin yatırımlarından nasıl rahatsız olabiliyordu? İşte bu sualin cevabını Einstein bile veremez...
***
Fakat ne oldu sonuçta?
Mardin AK Parti'den HDP çizgisindeki Ahmet Türk'e geçti...
Neden biliyor musunuz?
Hala neden böyle bir yasanın çıktığını anlayamadığımız o yasa nedeniyle:
2012'de çıkarılan 6360 sayılı "yeni büyükşehir modeli" oluşturan  yasa yüzünden...
Düşünebiliyor musunuz, Mardin bir yasayla el değiştirdi ve ne yazık ki Altan Tan'ın o dönem söyledikleri gerçekleşmiş oldu...
Düşünebiliyor musunuz, bir kentin "taşrası"nın oyları nedeniyle o "kent merkezinin siyasi iradesi" el değiştiriyor...
Kentteki Araplar, Türkler, Yezidiler, Keldaniler, Süryaniler, Kürtler ağır bir baskı altında... (Bölgeyi çok iyi bilen yazarlar endişeli yazılar yazıyorlar bu aralar, isim vermeyeyim burada...)
Anlayamıyorum, anlayamayacağım...
***
İkinci olay ise şu:
Herkes guruplarla geldiği için dönüşte ben yalnız kaldım. Belediye yetkililerine dedim ki, "beni havaalanına kim bırakacak?"
Ulaşımı üstlenen firmanın sahibine söylediler ve adam "ben bırakırım" dedi...
Arabada, tur firmasının sahibi bir de ben küçük bir araçla havaalanına doğru giderken dedim ki arkadaşa "Buralara çok tedirgin geldik. Ama Mardin'i çok başka buldum, hayran kaldım, güzel gelişmeler var. Ama bu bölgedeki sorunlar ne olacak, endişeleniyoruz..."
Aynen şunu söyledi: "Hocam biz buradayız, biz vatansever insanlarız bu ülkenin bir ve beraber yaşaması için çocuklarımızı adam gibi yetiştirmek için herşeyi yapıyoruz, biz kardeşiz kimse bizi birbirimize yabancılaştıramaz, biz burada olduğumuz sürece hiç endişelenmeyin."
Dedim ki "çok iyimsersiniz"  sizin çocuklarınızla nasıl bir dönüşüm olacak ki!
Ama adam söylediklerinde ısrarcıydı...
Aslında söylediği çok başka şeylerde vardı, ama manipülatif gündemler gereği yazmamak daha iyi sanki...
***
Şimdi bilmiyorum o arkadaş ne düşünüyor ama bölge ve Mardin ne yazık ki bıraktığımız gibi değil...
Bölgeden hiç iyi haberler gelmiyor...
2009'da orada bölücülük adına söylenenler birer birer gerçekleşiyor gibi...
Hep "bekle ve gör" avuntusuyla devam ediyoruz...
***
Umarım çözüm olur, umarım kan durur, umarım terör çeker karanlık gölgesini bu coğrafyadan...
Ama kesin olan şu:
Aklım Mardin'de kaldı...

O etkinliğin linki:
“Mardin’de değişim ve gelecek arayışı yerel kalkınma yerel demokrasi ve sosyal dokunun rehabilitasyonu sempozyumu”
http://www.mardinnethaber.com/index.php?istek=hd&hid=2277

30 Eylül 2014 Salı

Yerel Yönetimlerde Reform: Ne Oldu? Ne Olmalı?


     6360'la belediyelere devredilen yetki ve sorumluluklar, belediyelerin kapasitesini aşıyor, köyler
ve beldeler hem öksüz hem de sahipsiz konumunda. Büyükşehir reformunun hızlı ve ani olması, idare sistemini önemli sorunlarla karşı karşıya getirdi. Mülki idarenin zayıflatılması doğru değildir. Mülki idarenin dengeleyici ve denetleyici işlevleri devam etmelidir. Büyükşehir belediyelerinin köyler ve beldeler üzerindeki yetkisi kaldırılmalıdır. İstanbul ve Kocaeli örnekleri üzerinden genel bir model çıkarmak, doğru sonuçlara ulaştırmayabilir. Bu yazıda genel olarak yerel yönetim reformu tartışılmaya çalışılmıştır.
Tanzimat Fermanı’ndan itibaren bu coğrafyada siyasal ve yönetsel alanda giderek güçlenen ve sürekli olan bir “reform” süreci yaşanıyor. Osmanlı Dönemi’nin kendine özgü koşulları, yönetim reformunun ulusal ve yerel alanda sağlam temellere oturmasını engellemiştir. Cumhuriyet Dönemini de 1985’ten önce ve sonra diye ayırmak gerekir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1930’lu yıllarla birlikte yasal-hukuksal çerçevenin çizilmesinde önemli adımlar atılmıştır. Ancak, yerel yönetim olarak Ankara’nın özellikle kent planlaması ve imar boyutuyla öne çıktığını görmekteyiz. Etkili ve fakat yetersiz bir Ankara planlaması, diğer kentlerde de kent planlamasını beraberinde getirmiştir. Akşehir’den Tatvan’a kadar birçok yerde kent planları yapılmıştır. Fakat, bu yerel yönetimciliğin planlama ve devamında da modernleşme anlamında çok yaygınlaşamadığını ve kurumsallaşamadığını belirtmek gerekiyor. Elbette bu sorunun temelinde hem Türkiye’nin hem de dünyanın o dönemde oldukça sorunlu bir evreden geçiyor olması yatmaktadır.
1950 dönemiyle başlayan toplumsal hareketlilik kentleri ve yerel yönetimleri deyim yerindeyse ezmiştir. 1940’lı yıllarda başlayan “gecekondulaşma” 1950’li yıllardan itibaren yerel yönetimlerin ve reform çalışmalarının birinci konusu haline gelmiştir. Kentlerde planlama iflas etmiştir. Yerel yönetimler iflas etmiştir. Kent yönetimleri nüfus akınlarına dayanamamış ve kentleri “kendi haline” bırakmışlardır. 1960’lı yıllardan itibaren birçok reform çalışmasında ve elbette “beş yıllık”  kalkınma planlarında kentleşme, metropolitenleşme, gecekondu ve bölgesel dengesizlikler önemli ve ağırlıklı bir gündem maddesi olarak ortaya çıkmıştır… 1950’li ve 1960’lı yıllarda İstanbul, İzmir, Konya ve Kayseri gibi kentlerde oldukça önemli yerel yönetim uygulamaları görülmüştür. Ancak, bu uygulamaların kurumsallaşması ve yaygınlaşması konusu her zaman sorunlu olmuştur.
1970’lerde toplumcu belediyecilik ya da “teknopolitik” akım kısa bir süre etkili olmuşsa da yaygınlaşamamıştır. 1978’de Bülent Ecevit hükümetinin kısa dönemli iktidarında, belki de Türkiye’de ilk ve son olarak kurulan “Yerel Yönetimler Bakanlığı” oldukça kısa ömürlü olmuştur. 12 Eylül 1980 döneminde yaşanan “ara rejim” döneminde de bazı kısmi reformlar yapılmıştır. Bu dönemde özellikle “merkezileşme” eğilimlerinin sergilendiği bilinmektedir. 1983’te sona eren 12 Eylül rejimi, ANAP iktidarı ile yer değiştirmiştir. ANAP iktidarı birçok alanda özellikle “neoliberal” ya da “yeni sağ” olarak isimlendirilen politikalar doğrultusunda yasal-hukuksal düzenlemelere gitmiştir.
İlk önemli dönüşüm veya yenilik 1984 yılında ilk “anakent” yönetimlerinin kurulmasıdır. Anayasa’da öngörülen “büyük yerleşim birimleri için özel yönetim biçimleri getirilebilir” hükmü gereğinde Kanun Hükmünde Kararname ile Ankara, İstanbul ve İzmir’de üç tane anakent belediyesi kurulmuştur. Bugün sayıları 16 olan büyükşehir belediyeleri, o dönemin ürünüdür. Yerel kamu hizmetlerinde etkinlik için önemli bir model olarak kabul edilen anakent yönetim modelleri, gerçek anlamda bir “başkanlık” modeli olarak da görülmektedir. Bu değerlendirmenin çok yerinde olduğu söylenebilir. Milyar liralık bütçeler ve her türlü tasarrufla bugün anakent yönetimleri “kontrolden çıkmış” görüntüsü çizmektedirler. Örneğin, belediyelerin devlete olan 7 milyar liranın üstündeki (eski birimle katrilyon) borcun 4.3 milyarı yalnızca bir anakent belediyesine ait ve bu anakent belediyesinin “savurganlığı” da kamuoyunun gözleri önünde…
1985 yılında 3194 sayılı İmar Kanunu gereğince yapılan düzenlemeler sonucu, önemli “yetkiler” ve “kaynaklar” yerel yönetimlere aktarıldı. Türkiye’de yerel yönetim geleneğinin farklı bir ilerleme sürecine girdiği bu dönem, birçok hastalığı da beraberinde getirmiştir. Türkiye’de yerel yönetim “kurum” olarak yaygın bir biçimde kendini göstermiştir. Fakat, altyapısı, kurumsallaşması, personeli ve yönetim kültürü hastalıklı bir yapı üzerine gelen bu yeni olanaklar, yerel yöneticileri ve yönetimleri “şaşkınlığa” yöneltmiştir. Önemli kentsel hizmetlerle birlikte, önemli “skandalların” da yaşandığı bu dönem, her şeye rağmen yerel yönetim geleneğinin oluşması ve yerel yönetimlerin demokratikleşmesi bakımından yaygın bir “temel” oluşturabilmiştir.
1990-2004 yılları “reform” arayışlarıyla geçmiştir. 1990-2000 arasında yerel yönetim reformuyla ilgili birçok “yasa tasarısı” hazırlanmış, ancak bunlardan hiçbirisi yasalaşamamıştır. Bu dönemde konuşulan ve yasalaşması istenen konular arasında yerel yönetimlere daha fazla özerklik, gönüllülük, stratejik yönetim ve demokratiklik gibi konuların olduğu söylenebilir.
2004 sonrasındaki “reform dalgası”nda her yerel yönetim birimi için yeni bir yasa çıkarılmıştır. Avrupa Birliği sürecinin de etkisiyle oldukça ileri düzeyde ve hatta “aşırı” sayılabilecek reform kalemleri gündeme gelmiştir. Çünkü, yerel yönetimlerin Batılı emsalleri düzeyine ulaşması için gerekli olan reform adımlarından bir kısmının Türkiye için henüz erken gündeme getirildiği belirtilebilir. Yerel yönetimlerin denetimsiz bir özerkliği, göstermelik bir demokratikliği, altyapısız bir kurumsallaşmayı ve her şeyden önemlisi “halksız” ve “yurttaşsız” bir yerel yönetim kültürüyle “hasta” bir yapıdan oluştuğunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.
Yeni yerel yönetim yasalarında geleceğe dönüklük kültürünün oluşturulması için “stratejik yönetim” anlayışı ağırlıklı olarak yer almaktadır. Gerek stratejik plan öngörüleri ve gerekse diğer tamamlayıcı ilkeler yerel yönetimleri “gelecek planlaması” yapmaya zorlamaktadır. “Kent Konseyleri” ve “gönüllülük” mekanizmaları ile “katılımcı” ve “demokratik” bir kültürün özendirilmesi de yeni yasalarda açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, “performans denetimi” ve iç-dış denetim mekanizmaları gibi denetim mekanizmaları ile de denetime farklı bir boyut getirilmiştir. Bundan başka, “yönetişim” yaklaşımı ile farklı “aktörler”in dahil olabileceği sistemler de öngörülmüştür.
Bugün, yerel yönetimlerin “reform süreci”ne devam edilmesi gerektiği açıktır. Herşeye rağmen en önemli sorun denetim sorunudur. Belediye başkanlarına kulak verince, bugün dahi en önemli sorunun “vesayet” olduğu gündeme getirilmektedir. Ancak, bu kesinlikle doğru olmayan bir değerlendirmedir. Ne yazık ki, özellikle büyükşehir belediye başkanlığı adeta “başkanlık” sistemini çağrıştırmaktadır. Belediye başkanları her türlü tasarrufu yapabilmektedir. İstedikleri birimi oluşturma, istedikleri kurum ve kuruluşlarla etkileşime geçme, oldukça büyük bütçeli rant ilişkileri, profesyonel spor kulüpleri alıp-satma ve etnik kışkırtıcılığın bayraktarlığını yapma gibi etkinlikler, buzdağının yalnızca görünen kısmı olarak görülmelidir.
En önemli sorunlardan birisi de, Türkiye’de reform yasalarının uygulanma sürecinin hiçbir biçimde izlenmemesidir. Yalnızca kent konseyleri örneğinden hareket edilerek bir değerlendirme yapılacak olursa, hemen hemen bütün belediyelerin bu uygulamayı salt “yasa gereği/maddesi” olduğu için başlattıkları; ancak, hiçbir biçimde işlevselleşmediği ve yalnızca “göstermelik” olduğu görülmektedir. Bu örnekten hareketle bile, bütün yasaların ve hükümlerinin ilgili mercilerce birimler oluşturularak takip edilmesi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bütün bunlar yapılmadığına göre, tek ve son çare kamuoyu ve yurttaş denetimini harekete geçirmektir. Türkiye’nin hızla akan ve değişen  gündeminde böyle bir gelişme de beklenemeyeceğine göre artık kendimizi tarihsel akış sürecine kaptırıp olanları izlememiz gerekiyor. “Seyirci”demokrasisi giderek güçlenirken katılımcı/müzakereci/diyalojikdemokrasi giderek zayıflamaktadır. 

9 Eylül 2014 Salı

TAŞKENT’TEN BAŞKENT’E BAŞBAKAN DAVUTOĞLU


Bir “insan hikayesi” olarak Ahmet Davutoğlu’nun hikayesi oldukça başarılı… 
Her insana kısmet olmayacak bir baht/talih/zirve…
Taşkent gibi Konya’nın en küçük ve ulaşılabilirliği en sorunlu kırsal ve dağlık bir bölgesinden, mütevazi bir Anadolu ailesinin çocuğu olarak Başkent’e Başbakan olarak ulaşmak, her faniye nasip olacak bir baht değil kuşkusuz…
Konya, çok önemli bir fırsat yakaladı… Anadolu’nun en güçlü “çekim merkezleri” arasında yer almak için Davutoğlu gibi bir fırsatı Konya iyi değerlendirmeli…
Davutoğlu’nun dış politikadaki performansı oldukça tartışmalı. Hatta dış politikanın Ortadoğu boyutunda çok büyük sorunlar yaşıyoruz, komşularımızı kaybettik, giremediğimiz ülke sayısı oldukça fazla… Yani karne kötü…
Umarım bu karne Başbakanlıkta da aynı olmaz. Sonuçta demokrasiye, hukuk devletine, adalete, eşitliğe, eşit gelir dağılımına, insan haklarına, kuvvetler ayrılığının işlerliğine yapılacak her katkı ülkenin lehinedir. Önceki dönemin yaşamsal hatalarını tamir edecek “restorasyon”a elbette hayır demeyiz…
Davutoğlu hakkında birkaç yazı yazmıştım daha önce Konya’da yayınlanan Yeni Meram Gazetesi’nde…
Özellikle “kentlerin kaderini etkileyen kişilerden” söz ederek, Davutoğlu’nun Konya’nın kaderini etkileyebilecek bir potansiyel taşıdığına vurgu yapmıştım…
Köprülerin altından çok sular aktı ama, yine de o yazıyı hatırlatmak istedim…
“Ahmet Davutoğlu ve Konya” başlığıyla 11 Ocak 2012’de Yenimeram Gazetesi’nde yayınlanan o yazı:
Kişilerle şehirlerin, kişilerle ülkelerin ve bazen de kişilerle dünyanın kaderi özdeşleşebiliyor. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Özellikle şehirlerin yıldızının parlamasında aktif politikacıların rolü çok büyük… Konya Milletvekili ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hakkında Mayıs 2011’de Yenimeram’da şunları yazmışım:
“Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, öğretim üyesi, Dışişleri Bakanı…
1990’lı yıllardan beri arkadaşlarımdan adını duyarım, siyasette de yakından izlemeye çalışıyorum.
Çünkü, çok farklı bir siyasetçi… 
Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yaparken tanıyan, Boğaziçi mezunu arkadaşlar Davutoğlu’nun çalışkanlığını anlata anlata bitiremezlerdi… Mesela, “çokca” kitap okuduğunu anlatırlardı…
Demekki, “stratejik derinlik” yapay, göstermelik ve göz boyamaya dönük çabalarla oluşmuyor… Şu anda, iktidarıyla muhalefetiyle saygı duyulan bir isim bana göre…
“Ben her şeyden önce öğretim üyesiyim. Bakanlık, geçici hocalık kalıcıdır…”
“Şefkatsiz liderlik, yalnızca despotluk ve zulüm üretir…”
Kudretsiz şefkat de acziyet getirir…
Bunun adı da, elbette yöneticilik değil, yönettiğinizi zannettiğiniz kitlenin elinde oyuncak olmaktır…”
Bu değerlendirmeler Davutoğlu’na ait…
Çok etkili değerlendirmeler…
Siyasi kimliği bir yana, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ideal bir akademisyen ve politikacı tipolojisi…
Anadolu’nun ruhunu ve erdemlerini taşıyor ve yansıtıyor da…”
***
Ocak 2012’deyiz. Aradan genel seçimler geçti ve Ahmet Davutoğlu Konya Milletvekili oldu, Dışişleri Bakanlığı görevine devam ediyor… Dolayısıyla Mevlana’nın söylemiyle “yeni şeyler” söylemek/yazmak lazım diye düşünüyorum…
Bakanlar içerisinde en etkili isimlerden birisi, hatta en etkili olanı… Konya milletvekilleri içinde de elbette, Konya’ya katkıları açısından ilk sırada…
Hatta Ahmet Davutoğlu ile birlikte Konya’nın yıldızı farklı bir biçimde parlamaya başladı. Oysa, 2000’li yıllara kadar Konya ne kamu sektörünün, ne hükümetlerin ne de özel sektörün dönüp baktığı bir yerdi. Çok önemli bir kent ve potansiyeli olmasına rağmen Konya malum nedenlerden dolayı çok ihmal edildi.
Ankara’ya Karayolu bile olmayan Konya’nın şimdi “duble yolu” var… Uçak seferleri ve yüksek hızlı treni var… Türkiye’de yalnızca Eskişehir ve Konya’ya var yüksek hızlı tren… Bu çok önemli bir avantaj…
Konya’da şu anda dört üniversite var. Beşinci üniversite yolda…
Konya’da özel sektör çok önemli işler yapıyor. Dünyanın her tarafına ihracat yapan; dünyanın her tarafına “insani yardım” götüren önemli kurum ve kuruluşlar var.
Konya’da sivil toplumun etkinliği de giderek artıyor…
Birkaç sene öncesine kadar bir tane bile olmayan 5 yıldızlı otelden üç tane var. Dört yıldızlı uluslararası küresel markalar var.
Konya kültür kenti olarak gittikçe yükseliyor. Davutoğlu ile birlikte diplomasi kenti olma yolunda da önemli mesafeler alıyor…
23 Nisan Uluslar arası çocuk şenlikleri de bu yıl Konya’da yapılacakmış… Çok önemli etkinlikler, yatırımlar, programlar Konya’da gerçekleştirilmeye başlandı.
En son gündem Orduevi’nin Alaeddin Tepesi’nden taşınması… Davutoğlu tarafından yapılan açıklamada kurumlar arasında bu konuda anlaşmaya varıldığı ve kentsel dönüşümün önemli bir parçası olarak Orduevi’nin taşınacağı belirtildi. Oldukça olumlu gelişmelerden birisi daha…
Yıldızı gittikçe parlayan bir siyasetçinin, Konya’nın yıldızını bu denli parlatması çok önemli… Türkiye’de işler her zaman böyle yürüyor. Her ne kadar Türkiye’nin genelinde bir kalkınma ve dönüşüm varsa da, her kentin Ankara’da bir Davutoğlu’na ihtiyacı var… Kimse alınmasın, Türkiye gerçeği bu…
***
Elbette madalyonun diğer yüzü de var. Bir kente bu kadar değerli ve önemli katkılar yapan bir siyasetçinin yapıp ettiklerinin bir biçimde gölgelenmesi de söz konusu olabilir.
Ne kadar çok iş yaparsanız, o kadar çok eleştirilirsiniz, yıpratılırsınız. Çok iş yaparken ve birçok kesimi memnun ederken, önemli bir kesimi de küstürebilirsiniz. Daha kötüsü bunun farkında olmayabilirsiniz.
Nitekim son dönemlerde bende böyle bir algı oluştu… Siyasetçilerin kurumlar üstü kalmasında her zaman yarar vardır. Hele de kentsel ölçekte…
Siyasetçiler ne kadar çok kurumların işleyiş süreçlerinin içine girerse o kadar çok yıpranırlar… Eşyanın doğası gereği…
Konya, sosyolojik açıdan homojen/benzeşik görünse de (Konya’nın dışında genel algı hala böyledir çünkü) oldukça farklı renklerden bir heterojenliği barındıran bir kenttir aynı zamanda… Bunu gözden kaçırmamak lazım. Belirli gruplar, kişiler, yapılar “söz sahibi” görünse de; gerçekte bunun böyle olmadığını biliyoruz. Aslında, “muhafazakar” kesimin yavaş yavaş kendi arasında farklı bir “demokrasi kültürü” geliştirmekte olduğunu ve bunun da mutlaka olması gerektiğini düşünüyorum. Demokrasi adına sevindirici bir gelişme de denebilir. Konya’da farklı bir sivil toplum yükseliyor, ancak kentsel ölçekte hem de çok önemli konularda hala çok edilgen bir durumda olduklarını da söylemek gerekir.
“Barika-i hakikat, müsademe-i efkar ile tereşşuh eder” demiş ya, Namık Kemal üstadımız… “Hakikatın ışığı, farklı düşüncelerin çatışmasından ortaya çıkar…” Muhteşem bir saptama… Demokrasinin çok güzel bir betimlemesi aslında…
Demek ki, bir kişinin, grubun, kesimin, yapının belirleyici olması; “hakikat”i gizler ve yanlıştır. Demokrasi, her zaman çoğulculuğu ve çok aktörlülüğü gerektiren bir rejimdir. Bir başka boyuttan bakıldığında, her kesimin ve kişinin beklentilerinin gözetildiği bir rejimdir.
Önemli siyasetçilerin, kurumlar ve gruplar üstü kalabilmeleri titizlikle düşünülmesi gereken bir konudur… Toplum, kırılgan dengeler üzerine kuruludur…

(Davutoğlu, ne yazık ki zor bir dönemde Başbakan oldu. Bizzat iktidarın ürettiği gerginlikleri, hasarları, çatışmaları nasıl giderecek ya da gidermek için o iradeyi gösterebilecek mi? Gittikçe artan sorunlarla baş edebilecek mi? Onu bilmiyoruz…)

28 Ağustos 2014 Perşembe

Bunun Adı Sosyal Belediyecilik mi?

Belediyelerin denetiminde çok önemli sorunlar var. Büyükşehir belediyelerinin dev bütçelere ulaşması
buna karşın özellikle kamuoyu denetiminin yapılamaması; yani açık bütçe ve katılımcı bütçe yöntemlerinin uygulanmaması açık ve kapalı yolsuzluklara, kayırmalara, savurganlıklara neden oluyor...
Bütçe kamu/devlet bütçesi ama, belediye başkanları bu bütçeyi pekala kendi bütçeleri gibi kullanabiliyorlar...
Bu hafta bir dergiyi karıştırırken (İB) yargı kararı adı altında ilginç bir yazı gördüm, merakla inceledim ve hayretlere düştüm...

Belediye başkanı düğünde evlenen çiftlere altın takıyor ve bunu belediye bütçesinden ödüyor...
Doğru mu, değil mi?
Son kararı Sayıştay Temyiz Kurulu vermiş...

Sayıştay Temyiz Kurulu'nun 38172 ve 07.01.2014 tarihli kararı şöyle:

"Düğün ve çeşitli etkinliklerde hediye edilmek üzere alınan altın bedellerinin belediye bütçesinden ödenmesi nedeniyle 5.962 TL tazmin hükmü verilmiştir."
Yani Sayıştay denetçileri belediye başkanının belediye bütçesinden böyle bir harcama yapamayacağına ve bu harcamanın belediye başkanı tarafından yapılmasına, belediye bütçesinden yapılan giderin başkan tarafından karşılanmasına karar vermiş.
Ancak, ilgili belediye başkanı bu karara itiraz etmiş ve aynen şöyle demiş:
Belediye başkanlığı makamına vatandaşlar tarafından düğün, nişan, sünnet vb. davetiyeler geldiğini, örf adet gereği çocuğunu evlendiren veya sünnet düğünü yapan vatandaşların Belediye Başkanını yanlarında görmek istediğini, davet üzerine katıldığı bu törenlerde örf adet gereği evlenen çiftlere hediye takı takıldığını, bazı büyükşehir belediye başkanlarının sosyal amaçlı olarak her yıl toplu sünnet ve nikah törenleri düzenlemekte ve bu şekilde sosyal yardımda bulunduklarını ve bunun "kamu zararı" olarak kabul edilemeyeceğini tazmin hükmünün kaldırılması gerektiği...

Savcılık da, "kamu görevlileri kamu kaynaklarını kullanarak hediye veremez, resmi gün, tören ve bayramlar dışında hiçbir gerçek ve tüzel kişiye çelenk veya çiçek gönderemezler..." vs gibi gerekçelerle belediye başkanının bu tür harcamalar yapamayacağını belirtmiş...

Epey bir ayrıntı var ama ben doğrudan sonuca geleyim...
SONUÇ: Belediye başkanının belediyeyi temsilen katılmış olduğu nişan, nikah ve düğün törenlerinde altın hediye etmesi, ilgili yönergenin 10. maddesinde düzenlenen mahalli örf, adet ve sosyal yaşantı için de gerekli sayılan etkinlikler kapsamında bulunduğundan yapılan harcamada mevzuata aykırılık görülmediğinden 5962 TL tazmin hükmünün KALDIRILMASINA...
Yani belediye başkanları bu tür harcamaları yapabilir...

Peki belediye başkanı her katıldığı düğünde 10 bin TL'lik altın takmaya kalkarsa ne olacak?
"Temsil-ağırlama gideri" mi sayılacak?


Ne yazık ki yasal olarak o kadar çok kılıf uyduruluyor ki, vatandaşın vergileriyle oluşturulan kamu bütçesi birilerinin ağalık yapması için rahatlıkla kullandırılabiliyor...

Hem 5962 TL ne ki?

Bir büyükşehir belediye başkanı uçak kiralayıp bütün eş dost, akrabayla (150 kişi) Paris'e gitmedi mi?
Bazı belediye başkanları kendilerini devlet başkanı gibi görüp birçok ülkeye dev bütçelerle "yardım" aktarmadı mı? Senin Türkiye Cumhuriyeti devletin yapıyor zaten bu yardımları, sen hangi sıfatla kentin parasını çarçur ediyorsun?
Ayrıca ihaleler incelensin bakalım 100 TL'lik maliyetlerin gerçekte 30 veya 40 TL ile de yapılabileceği, kayırmalarla nasıl dev yolsuzlukların yapıldığı görülecektir.
En basitinden daha önce birkaç kez yazdım, belediye arsalarının satışıyla bazı özel firmalara bir hafta içinde yüzde yüzlük kar getirdiğini ve bunun belediye tarafından yapılan yolsuzluk olduğunu...
Mesela bir arsa satılıyor 5 milyon TL'ye ve o arsa aynı hafta içerisinde bir başkasına 11 milyon TL'ye devrediliyor...

Türkiye'de yeni zenginler sınıfı böyle oluşturuluyor... Vatandaş da asgari ücretle ayakta kalmaya çalışıyor...

Denetimin eli kolu bağlı. Sayıştay denetimleri yetersiz, yapılan denetimlerin raporu da Sayıştay'da kalıyor...
Ayrıca bazı soruşturmaların yapılması hükümet iznine bağlı...
Her belediye bir devlet oldu...
Malum bazıları da özerklik adı altında bu ülkenin bütünlüğü aleyhine çalışan illegal yapılara destek sağlıyor...

Tabi önemli olan belediyelerin görünür hizmetleri... Bunların lafı edilir mi? Özerk, demokratik ve güçlü yerel yönetimlerimiz var sözde...

Nasıl olsa vatandaş vergisini veriyor... Asgari ücretle o kadar mutlu ki, hem belediye başkanları hem de ülke büyükleri için dua ediyor...

Tevfik Fikret ne demişti;

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

13 Nisan 2014 Pazar

30 Mart 2014 Yerel Seçimleri Üzerine Konya Okumaları

30 Mart yerel seçimlerinin sonucunda AKP büyük bir zafer kazandı Konya’da…
MHP 3, CHP 1, Saadet de 1 ilçe belediye başkanlığı kazandı. Merkez ilçelerde dahil, 26 ilçede belediye başkanlığını AKP kazandı…
Bunda elbette Başbakan’ın olağanüstü bir performansla yürüttüğü seçim kampanyasının etkisi olmakla birlikte, başarıdaki en büyük pay AKP İl Başkanlığı ve Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek’e aittir…
Tahir Akyürek’in belediyeciliğini sürekli olarak eleştiriyorum. Bir akademisyen olarak değil, bir vatandaş olarak da bu kentte yapılan belediyeciliğin popülist ve günü kurtarmaya yönelik olduğunu; şehircilik ilkelerine aykırı bir belediyecilik yapıldığını; imar kararları konusunda çok büyük sorunlar olduğunu söylemeye devam edeceğim…
Bu konuda onlarca yazı yazdım, ancak bu yazıda konu o değil!
Bu nedenle, Tahir Akyürek’i bu büyük başarısı için de kutluyorum…
Eğriye eğri, doğruya doğru…
***
AKP Konya’da neden başarılı oldu?
1-Öncelikle “görünür” yatırımlara ağırlık veriliyor. 10 yılda 63 üst geçit buna en önemli örnek…
Kimse hava kirliliğini, ulaşımın felç olmasını, imar facialarını, kentin acil ihtiyaçlarının ertelenmesini (metro, çevre yolu vs) görmüyor.
2-6360 sayılı “tuhaf” büyükşehir düzenlemesi çıkar çıkmaz AKP’li belediye başkanları, milletvekilleri ve il yönetimi köyleri, beldeleri, ilçeleri tek tek ve aylarca gezdiler…
Hatta kendisiyle kanun çıkmadan bir yıl önce görüştüğüm İl Genel Meclisi Başkanı il özel idarelerinin yaptığı hizmetleri yere göğe sığdıramazken, bir de baktım yasadan sonra köylerde il özel idaresinin gereksizliğini, büyükşehir belediyesinin çok büyük yatırımlar yapacağını anlatıyor.
Benim ağzım açık kaldı ama, AKP il yönetimini bu “ikna yeteneği”nden dolayı kutluyorum.
(Bu arada merak ediyorum; 30 Mart’tan itibaren Konya’nın 31 ilçesi gibi Taşkent’in ve Yunak’ın köyleri de Konya Büyükşehir Belediyesi’nin “mahallesi” oldu ya, acaba büyükşehir belediyesi “en azından” belediye otobüs seferleri başlattı mı?)
3-AKP parti teşkilatı olarak seçimler için beş yıl çalışıyor. Kaç tane bakan ve genel başkan yardımcısı geldi. Çoğunun basın toplantısına katıldım. Yerel basında gündem olmak için her fırsatı değerlendiren bir parti, AKP… (Kamu kurumları da zaten hükümet icraatlarıyla ilgili toplantı ve etkinliklerde dolaylı olarak AKP’nin pozisyonunun güçlenmesini sağlıyor.)
4-AKP’nin geniş kapsamlı “sosyal yardım” politikaları da çok güçlü bir tercih nedeni… Bunların ne kadarının gerçekten “sosyal yardım”, ne kadarının “seçim çalışması” olduğu tartışılabilir,  o ayrı konu.
Muhalefet ne yapıyor?
1-Muhalefet yerle düzeyde beş yıl tatilde, sadece beş ay çalışarak seçim kazanmak istiyor. Bu olanaksız bir şey… İktidar karşısında da bu kadar dezavantajlı konumda iseniz, seçim kazanmayı beklemeyin…
2-CHP anamuhalefet partisi ama, bu kentte varlığı ile yokluğu belli değil. Konya milletvekili Atilla Kart olmasa, CHP Konya’da hiç yok denebilir. Beş yıl boyunca belediyelerin yaptığı yüzlerce yanlış ortada dolaşıyorken CHP İl Teşkilatı bunlarla ilgili neden bir kamuoyu çalışması yapmaz, anlaşılır değil. İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. Bir partinin ülkede seçim kazanması, yerel teşkilatların kapasitesine bağlıdır daha çok.
3-MHP de, çalışkanlık konusunda CHP ile aynı kategoriye konulabilir. Ancak, MHP en azından Konya’nın ilçelerinde çok güçlü… Geçen yerel seçimlerde Cihanbeyli gibi bir ilçeyi bile MHP’li aday kazanmıştı. MHP bunların nedenlerini iyi araştırıp her ilçede etkili adaylar çıkaramadı demekki. Konya milletvekili Mustafa Kalaycı olmasa MHP’nin de güncel gelişmelere yönelik bir muhalefetini beş yıl boyunca göremiyorsunuz. İl teşkilatı, sadece hava kirliliği, ulaşım ve imar konusunda her ay bir etkinlik düzenlese, Konya’da çok büyük bir ilgi uyandıracağı kesin… İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. MHP Konya’da diğer partilere göre çok önemli avantajlara sahip… Ancak, bu avantajlarını kullanamadı.
4-Saadet Partisi, Konya’da “beş yıl” boyunca en etkili muhalefet yapan parti. Medyadan ve etkinliklerden anladığım kadarıyla Büyükşehir Belediyesi’ni çok iyi takip ediyorlar. Seçimler sırasında da AKP’den sonra seçim çalışmaları en “görünür” olan Saadet Partisi’ydi. Fakat Türkiye’de “oluşturulan” genel hava Saadet seçmenlerini de AKP’ye kaydırmış görünüyor. Yine de Konya’da beş yıllık etkinlikler açısından bakınca Saadet Partisi’nin anamuhalefet konumunda olduğunu söyleyebiliriz.
5-Muhalefet genel olarak proje ve projeksiyon da sunamadı. Tahir Akyürek 2500 projeden (bunların bir kısmı mikro projeler de olsa) bahsederken, muhalefetten böyle bir seçim propagandası görülemedi. Hatta AKP yeni büyükşehir modelini köyler, kasabalar ve ilçelerde ballandıra ballandıra anlatırken (örneğin büyük yatırımlar gelecek, şehirli gibi yaşayacaksınız, Konya’daki hizmetler size de gelecek gibi), bazı muhalefet partililer “büyükşehir yasasının kırsalı mağdur edeceğini, iktidara geldiklerinde bu yasayı kaldıracaklarını” bile söylediler. Tamam haklısınız da, seçmen “vaad görmek” ve “ikna olmak” ister. Hiç böyle bir strateji ile seçmenden oy istenir mi? Bırakın kırsaldaki ve şehirdeki seçmeni üst düzey politikacıların ve büyükşehir belediye başkan adaylarının büyük bir çoğunluğu bile büyükşehir kanunun içeriğini bilmezken, bu nasıl bir seçim stratejisidir anlamak olanaksız… Büyükşehir kanunu bence de “facia” ama, seçmenden oy almak istiyorsanız o konuya hiç girmeyeceksiniz… “Temelsiz vaadlerde bulunulsun” demiyorum ancak  “seçmenin dilinden” anlamak gerekiyor. AKP, kullanabileceği her yöntemi kullandı ve seçimden birinci parti olarak çıktı. Böylece, “seçmenin dili”nden anladığını da gösterdi…
Kedilerin (!) trafolara girmesi, seçim kurulları üzerindeki gölgeler, birçok yerde seçimin iptal edilmesi ve yeniden yapılacak olması muhalafet için bir bahane olamaz.
Sandıkları ve seçim tutanaklarını bile gerektiği gibi izleyemeyen muhalefet, sanıyorum bu seçimden çok şey öğrenmiştir…
İktidarın yolu, belediyelerden geçiyor…
Muhalefet eğer iktidar olmak istiyorsa, “mutlaka ama mutlaka” il teşkilatları içerisinde “belediye faaliyetlerini izleme merkezi” kurmalıdır…
Bir taraftan belediyelerin yanlış karar ve politikalarını kamuoyunun gündemine taşırken, diğer yandan da “proje üretim birimi” oluşturmalıdır…
Eleştirmek yetmez, “ne yapacağınız” konusunda da toplumu ikna etmeniz gerekir…
Türkiye’nin “iktidar alternatifi olabilecek” güçlü bir muhalefete ekmek gibi, su gibi ihtiyacı var…
Farklı partiler iktidara gelebilmeli ki, toplum farklı kadroları ve yaklaşımları tanıma olanağı elde edebilsin ve Türkiye çoğulcu demokrasi kültürünü geliştirebilsin…
Demokrasi değişimdir… Değişimin yeri de sandıktır… 

3 Kasım 2013 Pazar

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ NEDEN "FETİŞ" HALİNE GETİRİLDİ? HER DERDE DEVA MI BU BELEDİYELER?

Türkiye’de 6360 sayılı yasa ile 30 adet “eyalet” niteliğinde büyükşehir belediyesi Mart 2014’ten
itibaren, 30 vilayette halka yerel kamu hizmetleri sunmaya başlayacaklar. Halihazırda 16 adet büyükşehir belediyesi var. Malum olduğu üzere büyükşehir belediyeciliği 1984’ten bu yana Türkiye’de uygulanıyor.
Göreceli olarak bu belediyecilik başarılı olmuştur elbette… Ulaşım, çöp, planlama, gecekondu ile mücadele gibi alanlarda kısmi ve göreceli bir başarı mutlaka vardır…
Ancak, şehircilik ilkeleri ve çağdaş ülkelerdeki uygulamalardan bakarsak, büyükşehir belediyelerimiz sınıfta kalmıştır. Mevcut sorunları veya enkazı temizleyerek yeni ve çözülmesi neredeyse olanaksız sorunları miras bırakan bir belediyecilik uygulaması yapılmaktadır şu anda Türkiye’de…
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Konya… Bütün büyükşehirlerde ulaşım sorunu dahi çözülebilmiş değildir… Konut politikaları rantiyeciliğe kurban edilmiş, kentlerin doğayla dolayısıyla yaşamla bağları koparılmıştır.
Örneğin, Konya’da 25 yıldır ne hava kirliliği sorunu çözülebilmiş, ne ulaşım ne de imar sorunları…
Bu mudur büyükşehir belediyeciliğinin başarısı?
Kent merkezlerinin sorunlarını çözemeyen büyükşehir belediyeleri ilçelerin, beldelerin, köylerin, mezraların sorunlarını çözecek öyle mi? Turizm, tarih ve kültür alanlarının sorunlarının çözümü kapasitesi ve kurumsallaşması sorunlu büyükşehir belediyelerince mi sağlanacak?
Buna olsa olsa ütopik belediyecilik denir!
Fakat insanımız “acıya ve arabesk birikimlere” aşinadır!
Kent yaşamı, ne kadar acı verse de yaşamın farkında olmayan bireyler, yapılan üst geçitlerle mutlu mesut yaşamaya devam edeceklerdir.
***
Bakınız, daha lisans düzeyinde şehir plancısı öğrencileri Konya’daki Büyükşehir Belediyesi’nin görmediği sorun alanları hakkında neler söylüyorlar. Derslerine girdiğim sınıfta tek tek öğrencilerle konuştum ve son derece doğru ve yerinde saptamalar yapıldığını gördüm. Burada da sizlerle paylaşmak istedim.
Şehir Planlama öğrencilerinin gözünden Konya’da mevcut belediyecilik sorunları (Parantez içi açıklamalar bana aittir.):
  • Çevre yollarının şehrin içinde kalması (Yeni çalışma var mı, yok!)
·         Modern-geleneksel mimari uyuşmazlığı (Tarihi yansıtan mimariden eser yok. Sadece Başbakan’ın talimatıyla eski Konya restore ediliyor. Bir anlamda Konya’da belediyeciliğe de Başbakan yön veriyor. Bunu daha önce de yazdım. Çünkü, ulusal basında da yazanlar oldu.)
·         İnşaat emsal oranlarının değişmesi ve yapı yoğunluğu (Son birkaç yılda, kentin kalbi denilecek alanlara dev gökdelenler, hastaneler, plazalar inşa edilmesinin hangi kitapta yeri olduğunu bulamadım.)
·         Toplu taşıma sorunu---tramvay, dolmuş, otobüs (Toplu taşıma çok önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Metro çalışması yok. Tramvay hasta. YHT ile 1.45 dk’da Ankara’dan geliyorsunuz, Gar’dan kampüse de 1 saatte geliyorsunuz.)
·         Aşırı kentsel yayılma ve denetim sorunu.
·         Kent içi trafik sorunu (Kent içi trafik İstanbul (!) standartlarını yakaladı.)
·         Alt kent olarak Bosna Hersek mahallesi-- öğrenci kenti (Sosyal bütünleşme sorunları.)
·         Gökdelenler ve kentsel silüet
·         Kentsel rantın kamuya kazandırılamaması
·         Sanayinin kent içinde kalışı.
·         Ulaşım araçları odaklı kentsel düzenlemeler.
·         Yeşil alan sıkıntısı (Kent içinde yeşil alanların yok edilerek, ulaşım sorunu olan kentin çeperlerine parkların inşa edilmesi. Mesela, bir ilçe belediye binasının bahçesine ÖZEL hastane ruhsatının verilmesi. O özel hastane hızla yükseliyor. Bu belediyeciliği izah edebilecek olan varsa, dinlemeye hazırım.)
·         Kent içindeki parkların enerji nakil hatlarının altına yapılması
·         Bisiklete uygun topografyaya rağmen altyapı sorunu- Bisiklet yolları sıkıntısı
·         Hızlı trenin diğer ulaşım araçları ile entegrasyon sıkıntısı
·         Mevlana meydanı projesi (Meydandaki ağaçların yok edilerek tamamen beton, kullanışsız ve sevimsiz bir görüntünün ortaya çıkması.)
·         Havaalanına ulaşım sıkıntısı
·         Yatırım kararlarının kentsel yoğunluğu artırma etkisi
·         Engelli, yaşlı ve çocuklar için kentsel alan azlığı (Bırakın dezavantajlı kesimleri, yaya odaklı olmayan belediyecilik kentsel alanların kullanımını zorlaştırıyor.)
·         Bilim Merkezi’nin kentin dışında sanayi alanına yapılması, işlevsizleşmesini sağlayacaktır.
·         Yeni Stadyum’un yer seçimi son derece kötüdür. Yoğun nüfusun barındığı ve trafik sorunlarının had safhada olduğu bir alana stadyum inşa etmek, akla ziyan bir politikadır.
·         Yeni tramvay hatlarının tarihi mekanlardan geçeceği söylentisi, eski stadyumun avm yapılacağı iddiaları büyükşehir belediyesi tarafından açık ve net bir biçimde yalanlanmamıştır. (Bu iddialar önemli isimler tarafından dile getirilmektedir.)
·         Sorunlara çok geç müdahale edilmektedir. Reaktif bir belediyecilik söz konusudur…

“Bu tablo karşısında, büyükşehir belediyeleri başarılıdır denilebilir mi?” diye de sormak isterim.
Bazı ilçe belediyeleri var ki, Büyükşehirlerden çok daha başarılı… Ama onlar sesini duyuramıyorlar… Büyükşehir belediye başkanları ilçe belediyelerini boğuyor… İlçe belediye başkanlarını potansiyel rakip olarak görüyorlar.

Bari ilçe belediyeleri de kaldırılsın da, büyükşehir belediye başkanlarının EYALET başbakanı yetkileri tam olsun!

15 Eylül 2013 Pazar

TRAFİK TERÖRÜ VE BİLİŞİM


Türkiye’de trafik kazaları bakımından durum oldukça iç karartıcıdır. Rakamlara
göre her yıl yaklaşık en az 4.000 kişi trafik kazaları sebebiyle hayatını kaybederken
200.000 kişi de yaralanmaktadır. Nüfusa oranlandığında her 100.000 kişiden 13’ünün
ölüm sebebinin trafik kazaları olduğu görülmektedir. Ölenlerin çoğunluğunu %
55 ile sürücüler ve yolcular oluştururken % 19’luk gibi bir bölümünü de yayalar
oluşturmaktadır. Bu özelliği nedeniyle trafik bazen “terör” olarak
nitelendirilmekte ve Kurtuluş Savaşı ile daha sonraki dönemlerde yaşanan savaşlar ve
doğal afetlerde hayatını kaybedenlerle karşılaştırılmaktadır. Yapılan bir karşılaştırmada
örneğin, 1955–2006 yılları arasında 7.759.004 kazada 231.428 kişinin öldüğü, 2.988.118
kişinin yaralandığı, bu rakamın Kurtuluş Savaşında hayatını kaybedenler açısından 25,
yaralananlar bakımından ise 95 kat büyüklüğünde olduğu belirtilmektedir. 1996–
2006 yılları arasında ise ortalama 4.739 ölü, 131.850 yaralının da trafik terörünün
savaşlardan geri kalmadığını gösterdiği ifade edilmektedir. Alınan
önlemlere karşın, trafik kazalarında bir azalma yaşanmadığı ve son on yılda % 279 artış
gösterdiği de ilgili kurumlar tarafından açıklanmıştır. 2002-2011 yılları arasında 43.140
kişi bu kazalarda yaşamını yitirmiştir.
Devamı için:


Abdulkadir MAHMUTOĞLU*
M. Akif ÇUKURÇAYIR
http://dergi.sayistay.gov.tr/icerik/der86m4.pdf