Şehircilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehircilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2020 Çarşamba

KENTLERİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: KORONA MEGAPOLLERİ DE VURDU

Prof. Dr. M. Akif  ÇUKURÇAYIR

Bir zamanların popüler deyimiyle, en güçlü çekim merkezleri olan dünyanın “marka kentleri” de koronaya yenik düştü. New York’un yaşadığı trajedi, bu yenilgilerin en etkileyicilerinden. New York Times, 11 Mayıs 2020  tarihli baskısında, “İhtiyacımız Olan Kentler” başlığıyla, “pişmanlıklar ve özlemler demeti” içeren bir  çözümleme yayınladı. Gazete, “Amerikan kentleri bir zamanlar büyümenin ve fırsatların motoruydu”  tespitini yaptıktan sonra, “Bu krizden onları nasıl koruyabiliriz” sorusunu gündeme getirdi.  Gerçekten de dünyayı yöneten kentler, bir anda Ortaçağ vebasına tutulmuş gibi ölü kentlere (nekropolislere) dönüştü. “Kara Veba” salgınlarında çaresiz kalan Ortaçağ dünyası gibi çaresiz kaldı, “bilim ve uzay çağı”nın dünyası. Neyse ki, yine de “bilim ve uzay çağı”nın üstün olanaklarıyla bu defa salgına karşı zafer çok yakın gözüküyor. 

Veba ve çiçek hastalığı tarihin farklı dönemlerinde, bazı ülkeleri ve kentleri neredeyse yok etme sınırına getirmişti. Tarihin en büyük veba salgınlarından birisi 1330’lu yıllarda Avrupa’da yaşanmıştı. Ne ilginç bir durum ki, bu salgının kaynağı da Çin’di. Moğol ordularının taşıdığı veba Avrupa’nın neredeyse tamamını kaplamıştı. İngiltere’de her on kişiden dördü hayatını kaybetmişti. Bazı kaynaklar, 1520 ile 1580 yılları arasında Meksika nüfusunun 22 milyondan iki milyona düştüğünü yazıyor. Sömürgecilerin taşıdığı çiçek, kızamık ve diğer bulaşıcı hastalıklar, neredeyse Meksika’yı yok etmişti. 1918 ve sonrasında yaşanan İspanyol Gribi salgını 500 milyon civarında insanın ölümüne neden oldu. Ortaçağ’da kentleri birer hayalet halinde getiren veba, bu kez yerini koronaya bıraktı. “Bilim, salgınları bir tehdit olmaktan çıkardı” diye düşünülürken, korona bir kâbus gibi çöktü insanlığın üzerine. Dünya genelinde koronadan ölümler 300 bine yaklaşırken, kentler de hayata dönmek için yavaş yavaş canlanmaya başlıyor. Bu nedenle, artık kentler içinde geniş ve ayrıntılı bir “yeniden gözden geçirme” sürecinin gündemde olması gerekiyor. Bu, herkesten önce bütün kentlilerin, plancıların, politikacıların, ekonomistlerin ve elbette kentbilimcilerin ödevidir.

New York Times’ın sorduğu sorular bütün metropoller için geçerlidir. Elbette New York, Londra, Berlin, Paris, Boston, Şikago, Tokyo gibi gelişmiş metropollerle, az gelişmiş ülke metropollerini aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz. Ancak, dünyaya yön veren kentler yüzyıllarca süren imar çalışmalarıyla; altyapı ve üstyapı donatılarıyla “marka kent” övgüsünü kazanmayı hak eden kentlerdir. Eğitim, sağlık, ulaşım, imar, kamu düzeni ve kamu esenliği gibi sorunları büyük ölçüde çözmüş olan New York gibi kentler zor zamanlar geçiriyor. Dünyaya hitap eden üniversiteleri, hastaneleri, finans kuruluşları ve bütün kentsel etkinlikleri adeta ölüm döşeğinde. Arı kovanı gibi işleyen mega makineler ve dünyaya mal ve hizmet üreten bu kentler, büyük bir durgunluğun kıskacında kıvranıyorlar. Bu “acı içinde kıvranma” kentleri ve kentsel sosyal bölünmeleri de yeniden düşündürüyor. Dev gökdelenlerin gölgesinde kalmış yoksul yaşamlar ve semtler, korona vesilesiyle tekrar ve etkili bir biçimde Amerikan kamuoyunun gündemine geldi. Dünya çapında zenginlikler üreten kentler, giderek daha yüksek oranlarda işsizlikle kıvranan kent sakinlerinin iş taleplerini nasıl karşılayacak? Dünyada bütün büyük metropollerin ve elbette bütün kentlerin en büyük sorunu artık budur.

New York Valisi Anrew Cuomo, New Yorkluların çektiği acının nedenini “aşırı yoğunluğa ve kalabalıklaşmaya” bağladı. Kesinlikle haklı, kentleri büyük yapan nüfusları değil, yaşanabilirliği ve sürdürülebilirliğidir. Yoksulluk, ırkçılık, kentsel suçlar ve ötekileştirmelerin bütün kentler için büyük sorun olduğu doğrudur. Ancak, bu sorun kalabalıklaşma dolayısıyla bütün ülkelerde ve bütün kentlerde daha bir çözülemez hale gelmektedir. Neydi sağlıklı kentleşme? Sanayileşme ve ekonomik gelişmeyle birlikte gerçekleşen kentleşme sağlıklı kentleşme olarak tanımlanıyor. Çünkü, kentler her şeyden önce sakinlerine “iş olanakları” sunmak durumundadırlar. Kentli nüfus büyük bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya kaldığı zaman, sağlıklı kentleşmeden söz etmek olanaklı olmadığı gibi, işsizlik sorunu diğer bütün sorunların katlanarak büyümesine neden olmaktadır. Kentlerin ve toplumların çürümesinin en önemli nedeni kentsel işsizlik, yoksulluk ve kentsel nüfusun önemli bir kısmının temel yaşamsal gereksinimlerini karşılayamamasıdır.

Kentler bozuldu… Hem de çok bozuldu. Umudun mekânları olan kentler, artık çoğunlukla umutsuzluğun mekânları haline gelmiş durumdadır. M. Castells’in “Dual City” tanımlaması bile bugünkü kentleri anlatmaya yetmiyor. Çünkü, kentler ikili değil, çok boyutlu bölünmelerle karşı karşıyadır. Zenginler, orta sınıflar ve alt sınıfların oturma ve sosyal alanları neredeyse kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmaktadır. Bu durum kentsel kamu hizmetlerinin sunumunda da farklılaşmalara neden olmakta ve en kötüsü büyük sosyal karşıtlıklar üretmektedir. New York Times’ın “Korona salgını, bu bölünmeleri ve ayrışmayı tamir etmek için bir fırsattır” değerlendirmesi elbette bir hayal olarak kalacaktır. Ekonomik, sosyal ve siyasal gerçeklikler, kentsel yoksulluğu ve eşitsizliği ne yazık ki ortadan kaldıracak araçlar sunmuyor; tam tersine derinleştiriyor. Bir ulus olmanın ve bir millet ruhuyla davranmanın yolu elbette “ayrışmaların en aza indirilmesinden” geçmektedir. Bu sosyal, siyasal ve kültürel “aynı yöne bakma” olanağını da, ancak sosyal, ekonomik ve kültürel bütünlükle gelişen sağlıklı ve dengeli kentler sağlayabilir. Gelişmiş ülkelerde nüfusun neredeyse %80’i artık kentlerde yaşamaktadır. Bu nedenle, her türlü sosyal, ekonomik ve kültürel onarım için çok hızlı ve etkili kentsel politikaların geliştirilmesi, belki bir umut olabilir.

Kentlerde işsizliğin en aza indirilmesi; herkesin eşit ve adil bir biçimde eğitim, sağlık, barınma ve geçinme olanaklarına kavuşturulması ve kent yönetimine etkili katılım fırsatları elde etmesi, kentsel politikaların öncelikli amaçları olmalıdır. Kentsel ayrışma, ancak uzun vadede bir “kader olmaktan” çıkarılabilir. Kısa ve orta vadede en azından “iyileştirici ve önleyici politikalarla” toplumsal hasarlar en aza indirilebilir.

Kentin fırsatları da, tehditleri de zengin yoksul herkesi ilgilendirmektedir. Kent bir organizma gibi canlıdır. Her hangi bir unsurdaki hastalık, bütün vücudun rahatsızlığına neden olmaktadır. Ünlü ekonomist J. Stiglitz, “En iyi evler, en iyi eğitimler, en iyi doktorlar ve en iyi yaşam tarzına sahip olabilirsiniz. Ancak, parayla alamayacağınız en önemli şey, ‘yüzde birin kaderinin kalan %99’la bağlı olduğunu anlamak’tır” diyordu. Ne kadar doğru! İnsan, yalnızca kendi toplumunun değil bütün insanlığın bir üyesidir ve bütün insanlıkla bir etkileşim içerisindedir; insanlığın ortak kaderinin bir parçasıdır. Toplum ne kadar atomize olursa olsun, ne kadar ayrışırsa ayrışsın bütün dünya artık sayısız ağla (network) birbirine bağlı olduğu gibi, kentlerde yaşayan herkes de istese de istemese de farklı boyut ve düzeylerde birbirine bağlıdır. “Ortak kader” anlayışı, herkesin temel haklarına karşılıklı saygıyı gerektirir. Ne yazık ki, ortalama insanlar ve en alttakiler böyle bir bilinçten yoksun olduğu gibi politika yapıcılar, ekonomi ve yönetim aktörleri de böyle bir gerçekliğe kayıtsız kalmayı tercih etmektedirler.

Yazıyı New York Times’tan bir değerlendirmeyle bitireyim: “Zenginin işe, yoksulun paraya ihtiyacı var. Kentin her ikisine de…” Aslında kentin, sürdürülebilirlik ve sosyal adalet anlayışına daha çok ihtiyacı var. Bu zenginler için de, yoksullar için de en öncelikli gereksinim…

İnsanlığın sağlıklı ve sürdürülebilir kentlere ihtiyacı var.

 

 


25 Ekim 2015 Pazar

KAYFOR VE KONYA

Bir kent, ancak ve ancak “nitelikli” etkinlikleriyle ulusal ve küresel alanda “rekabet
edebilirliğini” artırabilir.

Bu “nitelikli” etkinliklerin başında elbette ve mutlaka “akademik buluşmalar” yani “kongre, sempozyum, panel ve çalıştay” gibi katma değeri yüksek etkinlikler gelmektedir.
Dünyada kongreleri ile anılan birçok kent bulunmaktadır…
Yerel yöneticilerimizden sık sık duyarız “kongre kenti…”
Demek ki, yerel yöneticilerimiz de bu etkinliklerinin öneminin farkında…
Kentin en etkili ve nitelikli “imaj çalışması” olarak kongrelere ayrı bir önem vermek gerekiyor…
***
Konya’nın iki büyük sembolü; birisi gönül mimarı Mevlana, diğeri Konya’nın en değerli markası olan Selçuk Üniversitesi… Ve Selçuk Üniversitesi çok önemli akademik etkinliklere imza atıyor.
En azından bunlardan ikisinin bizzat içinde bulunduğum için yakından biliyorum. Birisi Mayıs ayında düzenlenen Uluslararası Avrasya Turizm Kongresi, ikincisi ise 15-17 Ekim tarihlerinde düzenlenen KAYFOR adıyla tanınan Türkiye’nin en büyük kamu yönetimi kongresi…
Birinci kongreye dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden 400’den fazla katılımcı ilgi gösterirken, kamu yönetimi kongresi “ulusal” olmasına karşın bir o kadar ilgi gördü ve 400’den fazla konuk ağırladı.
***
92 üniversite ve kurumdan, 66 ilden akademisyenlerin katıldığı toplantıda 180 civarında bildiri sunuldu ve  oldukça verimli geçti.
Van’dan Tekirdağ’a; Kars’tan İzmir’e; Samsun’dan Mersin’e; Artvin’den Osmaniye’ye kadar birçok ilimizden Konya’ya akademisyenler geldi ve kamu yönetimi konuştu, tartıştı; yerel ve ulusal yönetim sorunlarına çok önemli katkılar sundular.
Türkiye Konya’daydı…
Kamu yönetiminin duayen isimleri Konya’daydı…
Akademisyenliğe henüz adım atan çok sayıda genç bilim insanları da Konya’daydı ve Selçuk Üniversitesi’nin misafiriydi…
Konuklarımız Konya’yı tanıdılar, kültürüyle, yemekleriyle, cadde ve sokaklarıyla…
Bir akşam Selçuk Üniversitesi Alaeddin Keykubat Kampüsü’nde dostlukla Konya’yı ve üniversiteyi yaşarken, bir akşam Konya’nın en mutena yerlerinden Meram’da Konya’yı yaşadık…
Ve son gün Sille’de farklı bir tarih ve kültür yolculuğuna çıktık hep beraber…
Misafirlerimiz Konya’nın Selçuk Üniversitesi Kampüsü’nde, Mevlana’da, Meram’da ve Sille’de farklı renklerini, boyutlarını, özelliklerini yakından gözlemlediler…
Elbette eksikliklerimiz, sıkıntılı anlarımız oldu… Ancak, geri dönüşlerden anladığıma göre bütün misafirlerimiz Konya’dan memnun ayrıldılar, Konya’yı çok beğendiler…
Kentin en etkili ve nitelikli “imaj çalışması” olarak kongrelere ayrı bir önem vermek gerekiyor…
Konya çok değerli akademisyenleri ağırladığı önemli bir sınavı daha geçti… Bunda katkısı olan Konya Valiliğimize, Selçuk Üniversitemize, Belediyelerimize, STK’lara, özel sektör kuruluşlarımıza; bütün çalışma arkadaşlarıma, yüreğiyle ve içtenliğiyle gece gündüz koşuşturan herkese sonsuz teşekkürler…
***
Selçuklu Başkenti’nde ve Mevlana şehrinde, Selçuk Üniversitesi’nde Türkiye’yi, sorunlarını, çözüm yollarını konuştuk 3 gün boyunca…
Bir kongre sadece “kongre” değildir, kentler ve kurumlar için çok değerli tanıtım fırsatıdır…
Hiçbir etkinlikte bu kadar nitelikli insanı bir araya getiremezsiniz, akademik kongrelerden başka…
Bunun bilincinde olan ve katkı sağlayan herkese (kişi, kurum ve kuruluş) en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Bilincinde olmayanlara da, “ilgisiz kalanlara” da, bilinç/farkındalık diliyorum…
Düzenleme Kurulu’nda yer aldığım kamu yönetimi kongresi KAYFOR’a katılan ve katkı sunan bütün katılımcılara, misafirlerimize  ayrıca teşekkür ediyorum…

30 Eylül 2014 Salı

Yerel Yönetimlerde Reform: Ne Oldu? Ne Olmalı?


     6360'la belediyelere devredilen yetki ve sorumluluklar, belediyelerin kapasitesini aşıyor, köyler
ve beldeler hem öksüz hem de sahipsiz konumunda. Büyükşehir reformunun hızlı ve ani olması, idare sistemini önemli sorunlarla karşı karşıya getirdi. Mülki idarenin zayıflatılması doğru değildir. Mülki idarenin dengeleyici ve denetleyici işlevleri devam etmelidir. Büyükşehir belediyelerinin köyler ve beldeler üzerindeki yetkisi kaldırılmalıdır. İstanbul ve Kocaeli örnekleri üzerinden genel bir model çıkarmak, doğru sonuçlara ulaştırmayabilir. Bu yazıda genel olarak yerel yönetim reformu tartışılmaya çalışılmıştır.
Tanzimat Fermanı’ndan itibaren bu coğrafyada siyasal ve yönetsel alanda giderek güçlenen ve sürekli olan bir “reform” süreci yaşanıyor. Osmanlı Dönemi’nin kendine özgü koşulları, yönetim reformunun ulusal ve yerel alanda sağlam temellere oturmasını engellemiştir. Cumhuriyet Dönemini de 1985’ten önce ve sonra diye ayırmak gerekir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1930’lu yıllarla birlikte yasal-hukuksal çerçevenin çizilmesinde önemli adımlar atılmıştır. Ancak, yerel yönetim olarak Ankara’nın özellikle kent planlaması ve imar boyutuyla öne çıktığını görmekteyiz. Etkili ve fakat yetersiz bir Ankara planlaması, diğer kentlerde de kent planlamasını beraberinde getirmiştir. Akşehir’den Tatvan’a kadar birçok yerde kent planları yapılmıştır. Fakat, bu yerel yönetimciliğin planlama ve devamında da modernleşme anlamında çok yaygınlaşamadığını ve kurumsallaşamadığını belirtmek gerekiyor. Elbette bu sorunun temelinde hem Türkiye’nin hem de dünyanın o dönemde oldukça sorunlu bir evreden geçiyor olması yatmaktadır.
1950 dönemiyle başlayan toplumsal hareketlilik kentleri ve yerel yönetimleri deyim yerindeyse ezmiştir. 1940’lı yıllarda başlayan “gecekondulaşma” 1950’li yıllardan itibaren yerel yönetimlerin ve reform çalışmalarının birinci konusu haline gelmiştir. Kentlerde planlama iflas etmiştir. Yerel yönetimler iflas etmiştir. Kent yönetimleri nüfus akınlarına dayanamamış ve kentleri “kendi haline” bırakmışlardır. 1960’lı yıllardan itibaren birçok reform çalışmasında ve elbette “beş yıllık”  kalkınma planlarında kentleşme, metropolitenleşme, gecekondu ve bölgesel dengesizlikler önemli ve ağırlıklı bir gündem maddesi olarak ortaya çıkmıştır… 1950’li ve 1960’lı yıllarda İstanbul, İzmir, Konya ve Kayseri gibi kentlerde oldukça önemli yerel yönetim uygulamaları görülmüştür. Ancak, bu uygulamaların kurumsallaşması ve yaygınlaşması konusu her zaman sorunlu olmuştur.
1970’lerde toplumcu belediyecilik ya da “teknopolitik” akım kısa bir süre etkili olmuşsa da yaygınlaşamamıştır. 1978’de Bülent Ecevit hükümetinin kısa dönemli iktidarında, belki de Türkiye’de ilk ve son olarak kurulan “Yerel Yönetimler Bakanlığı” oldukça kısa ömürlü olmuştur. 12 Eylül 1980 döneminde yaşanan “ara rejim” döneminde de bazı kısmi reformlar yapılmıştır. Bu dönemde özellikle “merkezileşme” eğilimlerinin sergilendiği bilinmektedir. 1983’te sona eren 12 Eylül rejimi, ANAP iktidarı ile yer değiştirmiştir. ANAP iktidarı birçok alanda özellikle “neoliberal” ya da “yeni sağ” olarak isimlendirilen politikalar doğrultusunda yasal-hukuksal düzenlemelere gitmiştir.
İlk önemli dönüşüm veya yenilik 1984 yılında ilk “anakent” yönetimlerinin kurulmasıdır. Anayasa’da öngörülen “büyük yerleşim birimleri için özel yönetim biçimleri getirilebilir” hükmü gereğinde Kanun Hükmünde Kararname ile Ankara, İstanbul ve İzmir’de üç tane anakent belediyesi kurulmuştur. Bugün sayıları 16 olan büyükşehir belediyeleri, o dönemin ürünüdür. Yerel kamu hizmetlerinde etkinlik için önemli bir model olarak kabul edilen anakent yönetim modelleri, gerçek anlamda bir “başkanlık” modeli olarak da görülmektedir. Bu değerlendirmenin çok yerinde olduğu söylenebilir. Milyar liralık bütçeler ve her türlü tasarrufla bugün anakent yönetimleri “kontrolden çıkmış” görüntüsü çizmektedirler. Örneğin, belediyelerin devlete olan 7 milyar liranın üstündeki (eski birimle katrilyon) borcun 4.3 milyarı yalnızca bir anakent belediyesine ait ve bu anakent belediyesinin “savurganlığı” da kamuoyunun gözleri önünde…
1985 yılında 3194 sayılı İmar Kanunu gereğince yapılan düzenlemeler sonucu, önemli “yetkiler” ve “kaynaklar” yerel yönetimlere aktarıldı. Türkiye’de yerel yönetim geleneğinin farklı bir ilerleme sürecine girdiği bu dönem, birçok hastalığı da beraberinde getirmiştir. Türkiye’de yerel yönetim “kurum” olarak yaygın bir biçimde kendini göstermiştir. Fakat, altyapısı, kurumsallaşması, personeli ve yönetim kültürü hastalıklı bir yapı üzerine gelen bu yeni olanaklar, yerel yöneticileri ve yönetimleri “şaşkınlığa” yöneltmiştir. Önemli kentsel hizmetlerle birlikte, önemli “skandalların” da yaşandığı bu dönem, her şeye rağmen yerel yönetim geleneğinin oluşması ve yerel yönetimlerin demokratikleşmesi bakımından yaygın bir “temel” oluşturabilmiştir.
1990-2004 yılları “reform” arayışlarıyla geçmiştir. 1990-2000 arasında yerel yönetim reformuyla ilgili birçok “yasa tasarısı” hazırlanmış, ancak bunlardan hiçbirisi yasalaşamamıştır. Bu dönemde konuşulan ve yasalaşması istenen konular arasında yerel yönetimlere daha fazla özerklik, gönüllülük, stratejik yönetim ve demokratiklik gibi konuların olduğu söylenebilir.
2004 sonrasındaki “reform dalgası”nda her yerel yönetim birimi için yeni bir yasa çıkarılmıştır. Avrupa Birliği sürecinin de etkisiyle oldukça ileri düzeyde ve hatta “aşırı” sayılabilecek reform kalemleri gündeme gelmiştir. Çünkü, yerel yönetimlerin Batılı emsalleri düzeyine ulaşması için gerekli olan reform adımlarından bir kısmının Türkiye için henüz erken gündeme getirildiği belirtilebilir. Yerel yönetimlerin denetimsiz bir özerkliği, göstermelik bir demokratikliği, altyapısız bir kurumsallaşmayı ve her şeyden önemlisi “halksız” ve “yurttaşsız” bir yerel yönetim kültürüyle “hasta” bir yapıdan oluştuğunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor.
Yeni yerel yönetim yasalarında geleceğe dönüklük kültürünün oluşturulması için “stratejik yönetim” anlayışı ağırlıklı olarak yer almaktadır. Gerek stratejik plan öngörüleri ve gerekse diğer tamamlayıcı ilkeler yerel yönetimleri “gelecek planlaması” yapmaya zorlamaktadır. “Kent Konseyleri” ve “gönüllülük” mekanizmaları ile “katılımcı” ve “demokratik” bir kültürün özendirilmesi de yeni yasalarda açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, “performans denetimi” ve iç-dış denetim mekanizmaları gibi denetim mekanizmaları ile de denetime farklı bir boyut getirilmiştir. Bundan başka, “yönetişim” yaklaşımı ile farklı “aktörler”in dahil olabileceği sistemler de öngörülmüştür.
Bugün, yerel yönetimlerin “reform süreci”ne devam edilmesi gerektiği açıktır. Herşeye rağmen en önemli sorun denetim sorunudur. Belediye başkanlarına kulak verince, bugün dahi en önemli sorunun “vesayet” olduğu gündeme getirilmektedir. Ancak, bu kesinlikle doğru olmayan bir değerlendirmedir. Ne yazık ki, özellikle büyükşehir belediye başkanlığı adeta “başkanlık” sistemini çağrıştırmaktadır. Belediye başkanları her türlü tasarrufu yapabilmektedir. İstedikleri birimi oluşturma, istedikleri kurum ve kuruluşlarla etkileşime geçme, oldukça büyük bütçeli rant ilişkileri, profesyonel spor kulüpleri alıp-satma ve etnik kışkırtıcılığın bayraktarlığını yapma gibi etkinlikler, buzdağının yalnızca görünen kısmı olarak görülmelidir.
En önemli sorunlardan birisi de, Türkiye’de reform yasalarının uygulanma sürecinin hiçbir biçimde izlenmemesidir. Yalnızca kent konseyleri örneğinden hareket edilerek bir değerlendirme yapılacak olursa, hemen hemen bütün belediyelerin bu uygulamayı salt “yasa gereği/maddesi” olduğu için başlattıkları; ancak, hiçbir biçimde işlevselleşmediği ve yalnızca “göstermelik” olduğu görülmektedir. Bu örnekten hareketle bile, bütün yasaların ve hükümlerinin ilgili mercilerce birimler oluşturularak takip edilmesi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bütün bunlar yapılmadığına göre, tek ve son çare kamuoyu ve yurttaş denetimini harekete geçirmektir. Türkiye’nin hızla akan ve değişen  gündeminde böyle bir gelişme de beklenemeyeceğine göre artık kendimizi tarihsel akış sürecine kaptırıp olanları izlememiz gerekiyor. “Seyirci”demokrasisi giderek güçlenirken katılımcı/müzakereci/diyalojikdemokrasi giderek zayıflamaktadır. 

13 Nisan 2014 Pazar

30 Mart 2014 Yerel Seçimleri Üzerine Konya Okumaları

30 Mart yerel seçimlerinin sonucunda AKP büyük bir zafer kazandı Konya’da…
MHP 3, CHP 1, Saadet de 1 ilçe belediye başkanlığı kazandı. Merkez ilçelerde dahil, 26 ilçede belediye başkanlığını AKP kazandı…
Bunda elbette Başbakan’ın olağanüstü bir performansla yürüttüğü seçim kampanyasının etkisi olmakla birlikte, başarıdaki en büyük pay AKP İl Başkanlığı ve Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek’e aittir…
Tahir Akyürek’in belediyeciliğini sürekli olarak eleştiriyorum. Bir akademisyen olarak değil, bir vatandaş olarak da bu kentte yapılan belediyeciliğin popülist ve günü kurtarmaya yönelik olduğunu; şehircilik ilkelerine aykırı bir belediyecilik yapıldığını; imar kararları konusunda çok büyük sorunlar olduğunu söylemeye devam edeceğim…
Bu konuda onlarca yazı yazdım, ancak bu yazıda konu o değil!
Bu nedenle, Tahir Akyürek’i bu büyük başarısı için de kutluyorum…
Eğriye eğri, doğruya doğru…
***
AKP Konya’da neden başarılı oldu?
1-Öncelikle “görünür” yatırımlara ağırlık veriliyor. 10 yılda 63 üst geçit buna en önemli örnek…
Kimse hava kirliliğini, ulaşımın felç olmasını, imar facialarını, kentin acil ihtiyaçlarının ertelenmesini (metro, çevre yolu vs) görmüyor.
2-6360 sayılı “tuhaf” büyükşehir düzenlemesi çıkar çıkmaz AKP’li belediye başkanları, milletvekilleri ve il yönetimi köyleri, beldeleri, ilçeleri tek tek ve aylarca gezdiler…
Hatta kendisiyle kanun çıkmadan bir yıl önce görüştüğüm İl Genel Meclisi Başkanı il özel idarelerinin yaptığı hizmetleri yere göğe sığdıramazken, bir de baktım yasadan sonra köylerde il özel idaresinin gereksizliğini, büyükşehir belediyesinin çok büyük yatırımlar yapacağını anlatıyor.
Benim ağzım açık kaldı ama, AKP il yönetimini bu “ikna yeteneği”nden dolayı kutluyorum.
(Bu arada merak ediyorum; 30 Mart’tan itibaren Konya’nın 31 ilçesi gibi Taşkent’in ve Yunak’ın köyleri de Konya Büyükşehir Belediyesi’nin “mahallesi” oldu ya, acaba büyükşehir belediyesi “en azından” belediye otobüs seferleri başlattı mı?)
3-AKP parti teşkilatı olarak seçimler için beş yıl çalışıyor. Kaç tane bakan ve genel başkan yardımcısı geldi. Çoğunun basın toplantısına katıldım. Yerel basında gündem olmak için her fırsatı değerlendiren bir parti, AKP… (Kamu kurumları da zaten hükümet icraatlarıyla ilgili toplantı ve etkinliklerde dolaylı olarak AKP’nin pozisyonunun güçlenmesini sağlıyor.)
4-AKP’nin geniş kapsamlı “sosyal yardım” politikaları da çok güçlü bir tercih nedeni… Bunların ne kadarının gerçekten “sosyal yardım”, ne kadarının “seçim çalışması” olduğu tartışılabilir,  o ayrı konu.
Muhalefet ne yapıyor?
1-Muhalefet yerle düzeyde beş yıl tatilde, sadece beş ay çalışarak seçim kazanmak istiyor. Bu olanaksız bir şey… İktidar karşısında da bu kadar dezavantajlı konumda iseniz, seçim kazanmayı beklemeyin…
2-CHP anamuhalefet partisi ama, bu kentte varlığı ile yokluğu belli değil. Konya milletvekili Atilla Kart olmasa, CHP Konya’da hiç yok denebilir. Beş yıl boyunca belediyelerin yaptığı yüzlerce yanlış ortada dolaşıyorken CHP İl Teşkilatı bunlarla ilgili neden bir kamuoyu çalışması yapmaz, anlaşılır değil. İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. Bir partinin ülkede seçim kazanması, yerel teşkilatların kapasitesine bağlıdır daha çok.
3-MHP de, çalışkanlık konusunda CHP ile aynı kategoriye konulabilir. Ancak, MHP en azından Konya’nın ilçelerinde çok güçlü… Geçen yerel seçimlerde Cihanbeyli gibi bir ilçeyi bile MHP’li aday kazanmıştı. MHP bunların nedenlerini iyi araştırıp her ilçede etkili adaylar çıkaramadı demekki. Konya milletvekili Mustafa Kalaycı olmasa MHP’nin de güncel gelişmelere yönelik bir muhalefetini beş yıl boyunca göremiyorsunuz. İl teşkilatı, sadece hava kirliliği, ulaşım ve imar konusunda her ay bir etkinlik düzenlese, Konya’da çok büyük bir ilgi uyandıracağı kesin… İl teşkilatının uzman ve danışmanlarla güçlendirilmesi gerekir. MHP Konya’da diğer partilere göre çok önemli avantajlara sahip… Ancak, bu avantajlarını kullanamadı.
4-Saadet Partisi, Konya’da “beş yıl” boyunca en etkili muhalefet yapan parti. Medyadan ve etkinliklerden anladığım kadarıyla Büyükşehir Belediyesi’ni çok iyi takip ediyorlar. Seçimler sırasında da AKP’den sonra seçim çalışmaları en “görünür” olan Saadet Partisi’ydi. Fakat Türkiye’de “oluşturulan” genel hava Saadet seçmenlerini de AKP’ye kaydırmış görünüyor. Yine de Konya’da beş yıllık etkinlikler açısından bakınca Saadet Partisi’nin anamuhalefet konumunda olduğunu söyleyebiliriz.
5-Muhalefet genel olarak proje ve projeksiyon da sunamadı. Tahir Akyürek 2500 projeden (bunların bir kısmı mikro projeler de olsa) bahsederken, muhalefetten böyle bir seçim propagandası görülemedi. Hatta AKP yeni büyükşehir modelini köyler, kasabalar ve ilçelerde ballandıra ballandıra anlatırken (örneğin büyük yatırımlar gelecek, şehirli gibi yaşayacaksınız, Konya’daki hizmetler size de gelecek gibi), bazı muhalefet partililer “büyükşehir yasasının kırsalı mağdur edeceğini, iktidara geldiklerinde bu yasayı kaldıracaklarını” bile söylediler. Tamam haklısınız da, seçmen “vaad görmek” ve “ikna olmak” ister. Hiç böyle bir strateji ile seçmenden oy istenir mi? Bırakın kırsaldaki ve şehirdeki seçmeni üst düzey politikacıların ve büyükşehir belediye başkan adaylarının büyük bir çoğunluğu bile büyükşehir kanunun içeriğini bilmezken, bu nasıl bir seçim stratejisidir anlamak olanaksız… Büyükşehir kanunu bence de “facia” ama, seçmenden oy almak istiyorsanız o konuya hiç girmeyeceksiniz… “Temelsiz vaadlerde bulunulsun” demiyorum ancak  “seçmenin dilinden” anlamak gerekiyor. AKP, kullanabileceği her yöntemi kullandı ve seçimden birinci parti olarak çıktı. Böylece, “seçmenin dili”nden anladığını da gösterdi…
Kedilerin (!) trafolara girmesi, seçim kurulları üzerindeki gölgeler, birçok yerde seçimin iptal edilmesi ve yeniden yapılacak olması muhalafet için bir bahane olamaz.
Sandıkları ve seçim tutanaklarını bile gerektiği gibi izleyemeyen muhalefet, sanıyorum bu seçimden çok şey öğrenmiştir…
İktidarın yolu, belediyelerden geçiyor…
Muhalefet eğer iktidar olmak istiyorsa, “mutlaka ama mutlaka” il teşkilatları içerisinde “belediye faaliyetlerini izleme merkezi” kurmalıdır…
Bir taraftan belediyelerin yanlış karar ve politikalarını kamuoyunun gündemine taşırken, diğer yandan da “proje üretim birimi” oluşturmalıdır…
Eleştirmek yetmez, “ne yapacağınız” konusunda da toplumu ikna etmeniz gerekir…
Türkiye’nin “iktidar alternatifi olabilecek” güçlü bir muhalefete ekmek gibi, su gibi ihtiyacı var…
Farklı partiler iktidara gelebilmeli ki, toplum farklı kadroları ve yaklaşımları tanıma olanağı elde edebilsin ve Türkiye çoğulcu demokrasi kültürünü geliştirebilsin…
Demokrasi değişimdir… Değişimin yeri de sandıktır… 

3 Kasım 2013 Pazar

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ NEDEN "FETİŞ" HALİNE GETİRİLDİ? HER DERDE DEVA MI BU BELEDİYELER?

Türkiye’de 6360 sayılı yasa ile 30 adet “eyalet” niteliğinde büyükşehir belediyesi Mart 2014’ten
itibaren, 30 vilayette halka yerel kamu hizmetleri sunmaya başlayacaklar. Halihazırda 16 adet büyükşehir belediyesi var. Malum olduğu üzere büyükşehir belediyeciliği 1984’ten bu yana Türkiye’de uygulanıyor.
Göreceli olarak bu belediyecilik başarılı olmuştur elbette… Ulaşım, çöp, planlama, gecekondu ile mücadele gibi alanlarda kısmi ve göreceli bir başarı mutlaka vardır…
Ancak, şehircilik ilkeleri ve çağdaş ülkelerdeki uygulamalardan bakarsak, büyükşehir belediyelerimiz sınıfta kalmıştır. Mevcut sorunları veya enkazı temizleyerek yeni ve çözülmesi neredeyse olanaksız sorunları miras bırakan bir belediyecilik uygulaması yapılmaktadır şu anda Türkiye’de…
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Konya… Bütün büyükşehirlerde ulaşım sorunu dahi çözülebilmiş değildir… Konut politikaları rantiyeciliğe kurban edilmiş, kentlerin doğayla dolayısıyla yaşamla bağları koparılmıştır.
Örneğin, Konya’da 25 yıldır ne hava kirliliği sorunu çözülebilmiş, ne ulaşım ne de imar sorunları…
Bu mudur büyükşehir belediyeciliğinin başarısı?
Kent merkezlerinin sorunlarını çözemeyen büyükşehir belediyeleri ilçelerin, beldelerin, köylerin, mezraların sorunlarını çözecek öyle mi? Turizm, tarih ve kültür alanlarının sorunlarının çözümü kapasitesi ve kurumsallaşması sorunlu büyükşehir belediyelerince mi sağlanacak?
Buna olsa olsa ütopik belediyecilik denir!
Fakat insanımız “acıya ve arabesk birikimlere” aşinadır!
Kent yaşamı, ne kadar acı verse de yaşamın farkında olmayan bireyler, yapılan üst geçitlerle mutlu mesut yaşamaya devam edeceklerdir.
***
Bakınız, daha lisans düzeyinde şehir plancısı öğrencileri Konya’daki Büyükşehir Belediyesi’nin görmediği sorun alanları hakkında neler söylüyorlar. Derslerine girdiğim sınıfta tek tek öğrencilerle konuştum ve son derece doğru ve yerinde saptamalar yapıldığını gördüm. Burada da sizlerle paylaşmak istedim.
Şehir Planlama öğrencilerinin gözünden Konya’da mevcut belediyecilik sorunları (Parantez içi açıklamalar bana aittir.):
  • Çevre yollarının şehrin içinde kalması (Yeni çalışma var mı, yok!)
·         Modern-geleneksel mimari uyuşmazlığı (Tarihi yansıtan mimariden eser yok. Sadece Başbakan’ın talimatıyla eski Konya restore ediliyor. Bir anlamda Konya’da belediyeciliğe de Başbakan yön veriyor. Bunu daha önce de yazdım. Çünkü, ulusal basında da yazanlar oldu.)
·         İnşaat emsal oranlarının değişmesi ve yapı yoğunluğu (Son birkaç yılda, kentin kalbi denilecek alanlara dev gökdelenler, hastaneler, plazalar inşa edilmesinin hangi kitapta yeri olduğunu bulamadım.)
·         Toplu taşıma sorunu---tramvay, dolmuş, otobüs (Toplu taşıma çok önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Metro çalışması yok. Tramvay hasta. YHT ile 1.45 dk’da Ankara’dan geliyorsunuz, Gar’dan kampüse de 1 saatte geliyorsunuz.)
·         Aşırı kentsel yayılma ve denetim sorunu.
·         Kent içi trafik sorunu (Kent içi trafik İstanbul (!) standartlarını yakaladı.)
·         Alt kent olarak Bosna Hersek mahallesi-- öğrenci kenti (Sosyal bütünleşme sorunları.)
·         Gökdelenler ve kentsel silüet
·         Kentsel rantın kamuya kazandırılamaması
·         Sanayinin kent içinde kalışı.
·         Ulaşım araçları odaklı kentsel düzenlemeler.
·         Yeşil alan sıkıntısı (Kent içinde yeşil alanların yok edilerek, ulaşım sorunu olan kentin çeperlerine parkların inşa edilmesi. Mesela, bir ilçe belediye binasının bahçesine ÖZEL hastane ruhsatının verilmesi. O özel hastane hızla yükseliyor. Bu belediyeciliği izah edebilecek olan varsa, dinlemeye hazırım.)
·         Kent içindeki parkların enerji nakil hatlarının altına yapılması
·         Bisiklete uygun topografyaya rağmen altyapı sorunu- Bisiklet yolları sıkıntısı
·         Hızlı trenin diğer ulaşım araçları ile entegrasyon sıkıntısı
·         Mevlana meydanı projesi (Meydandaki ağaçların yok edilerek tamamen beton, kullanışsız ve sevimsiz bir görüntünün ortaya çıkması.)
·         Havaalanına ulaşım sıkıntısı
·         Yatırım kararlarının kentsel yoğunluğu artırma etkisi
·         Engelli, yaşlı ve çocuklar için kentsel alan azlığı (Bırakın dezavantajlı kesimleri, yaya odaklı olmayan belediyecilik kentsel alanların kullanımını zorlaştırıyor.)
·         Bilim Merkezi’nin kentin dışında sanayi alanına yapılması, işlevsizleşmesini sağlayacaktır.
·         Yeni Stadyum’un yer seçimi son derece kötüdür. Yoğun nüfusun barındığı ve trafik sorunlarının had safhada olduğu bir alana stadyum inşa etmek, akla ziyan bir politikadır.
·         Yeni tramvay hatlarının tarihi mekanlardan geçeceği söylentisi, eski stadyumun avm yapılacağı iddiaları büyükşehir belediyesi tarafından açık ve net bir biçimde yalanlanmamıştır. (Bu iddialar önemli isimler tarafından dile getirilmektedir.)
·         Sorunlara çok geç müdahale edilmektedir. Reaktif bir belediyecilik söz konusudur…

“Bu tablo karşısında, büyükşehir belediyeleri başarılıdır denilebilir mi?” diye de sormak isterim.
Bazı ilçe belediyeleri var ki, Büyükşehirlerden çok daha başarılı… Ama onlar sesini duyuramıyorlar… Büyükşehir belediye başkanları ilçe belediyelerini boğuyor… İlçe belediye başkanlarını potansiyel rakip olarak görüyorlar.

Bari ilçe belediyeleri de kaldırılsın da, büyükşehir belediye başkanlarının EYALET başbakanı yetkileri tam olsun!

15 Eylül 2012 Cumartesi

BÜYÜKŞEHİR KANUN TASARISI MI, “EYALET KANUNU” TASARISI MI?



Türkiye’de ne mülki idare ne de yerel yönetim, hiçbir zaman gerçekçi hiçbir bilimsel revizyona tabi tutulmamıştır. İktidarların keyfi beklentileri, oy kaygıları ve adama göre düzenlemeleriyle sistem felç olmuştur. Cumhuriyet döneminde sistemin kurumsallaşması için yapılan yasal düzenlemeler uzun süre yenilenememiş ve yerel yönetim sistemi çürümeye yüz tutmuştur. 1983 sonrası yetki ve kaynak aktarımı ile yerel yönetimler yeniden canlandırılmış, ancak kapsamlı bir değişime konu edilememiştir.

2003 sonrası reformlarla eski sistem “cilalanmış” ve bir süre vaziyet iyi gitmiş ve iyi idare edilmiştir. Ancak, günümüzde sistem “yeni” bazı girişimlerle “kırmızı alarm” vermeye başlamıştır. Her “kırmızı alarm” konusunda olduğu gibi bu konuda da kamuoyu mışıl mışıl uyumaktadır.

Yeni bir büyükşehir kanunu çıkarılacak, malum. Bu kanun çıkarsa 29 vilayetimizde "büyükşehir belediye başkanları" bütün belediyelerde, ilçelerde, köylerde "tek yetkili" olacaklar ve ilin tamamını yönetme hakkı elde edecekler. Büyük ihtimalle il genel meclisleri de kalkacak ve "tek meclisli ve tek adamlı" yeni bir sisteme geçilecektir.
2011 yılında bütün Türkiye’yi neredeyse gezme imkanı oldu. Belediye başkanları, valiler, yardımcıları ve meclis üyeleri…

Hiç kimse, öngörülen “yeni” büyükşehir belediye kanununu istemiyor. Büyükşehir olacak vilayetler ve “büyükşehir” belediye başkanları hariç.

Kanun çıkarsa, bir anlamda büyükşehir belediye başkanları “EYALET VALİSİ” olacaklar. Yalnızca isimleri büyükşehir belediye başkanı olarak kalacak…

***

Çünkü, kanun anlamsız bir biçimde 5216’ya konan 750 bin nüfus kriterini tutturmak için, büyükşehir belediyelerinin yetki alanlarını il sınırlarına genişletmektedir. Ne deve ne de kuş misali, ne “kent yönetimi” ne “bölge/eyalet yönetimi” niteliği taşıyan bu düzenleme hem merkezi yönetimi, hem de yerel alanda kamu hizmetlerini bitirecektir.

Bu faciadır… Yönetsel, siyasal ve bilimsel açıdan hiçbir temeli yoktur. Hiçbir analize konu edilmemiştir. İstanbul ve Kocaeli örneklerinden yola çıkılmıştır. Oysa, İstanbul ve Kocaeli kendine özgü nitelikleri olan çok ilgisiz örneklerdir.

Dünyanın neresinde böyle bir örnek vardır? Kimse bu kanunun niçin çıkarılacağını bilmiyor. Herkesin söylediği tek şey var: “Sayın Başbakan talimat verdi, bu kanun çıkacak…”

Kamuoyunda tartışılmadan, nedir, ne oluyor, ne hedefleniyor… Pardon yerel demokrasi, ulusal demokrasi ve “katılımcı, müzakereci, diyalojik demokrasi” diye bir şeyler yok muydu?

Tek kriter: “Sayın Başbakan talimat verdi…” Türkiye cumhuriyeti anayasası, iktidarı ve muhalefetiyle bir demokrasi öngörmemiş midir? Anayasa muhalefet öngörmüş, çıkar grupları öngörmüş, sivil toplum öngörmüş… Bunların hiçbirinin bir şey söylemesine gerek yok mu? Tek ölçü: “Sayın Başbakan talimat verdi…” Bütün gazeteler böyle yazıyor, Sayın Başbakan, acaba böyle bir algıdan/görüntüden hoşnut mudur?

Halkın bir iktidarı beş yıllığına seçmesi, ona her türlü yetkiyi verdiği anlamına gelmez. “Referandum” kurumu demokrasinin olmazsa olmazları arasındadır. Eğer bir ülkenin kaderini değiştirecek süreçler söz konusu ise, “referandum” işletilmelidir. Halkın %51’i tamam derse o zaman kimsenin itirazı olamaz.

Halk seçti diye, halkın onayını almadan, referanduma sunmadan ülkenin kaderini etkileyen değişiklikleri yapılabilir mi? Eyalet kanunu niteliğinde kanunlar çıkarılabilir mi? Başkanlık sistemi getirilebilir mi? Bu demokrasi olur mu?

Avrupa demokrasileri, kentsel alandaki önemli yatırımlar için bile “kentsel ölçek”te referandum yaparken, biz ülkenin kaderini ilgilendiren konularda kamuoyunda bile tartışmıyoruz/tartışamıyoruz. Bizim kentlerimiz “tek adam”larla “beton uygarlığı” temelinde yükseliyor ve kentli(!)lerimiz de izliyor…

***

Büyükşehir yapmak istiyorsanız herhangi bir yeri, formül çok. Nüfus kriteri 200 bine çekilebilir… İl belediyelerinin yetkileri ve gelirleri artırılabilir… Kurumsal kapasiteleri geliştirilebilir… Küçük belediyeler “birlik belediyeleri” adı altında birleştirilebilir… İle yakın olanları ille, ilçeye yakın olanlar ilçeyle birleştirilebilir… Uygun ölçekte olanlar kendi aralarında birleştirilebilir. Birlik (verbandsgemeinde) belediyeleri kurulabilir.

***

Büyükşehirler mutlaka kurulmalı! Ama Türkiye EYALET KANUNUNU taşıyamaz. Türkiye’yi telafisi olanaksız tehlikeli bir sürecin içine sokarsınız…

Sayın Başbakan bu hatalı gidişattan dönünüz!

İşin diğer bir boyutu, bugün bazı belediyelerin teröre nasıl destek olduğunu biliyorsunuz/biliyoruz. Siz bu tür belediyeleri EYALET yapıyorsunuz ve sayısını artırıyorsunuz. TEHLİKENİN FARKINDA olmanın zamanı değil midir? Nasıl bir sürece “katkı sağlayacağınızı” lütfen görün!

***

Sayın Başbakan, eğer bu kanun çıkarsa unutmayın Türkiye, kısa vadede bazı zararları göremeyecektir.

Ancak, orta ve uzun vadede Türkiye telafi edilemeyecek zararlarla karşı karşıya kalabilecektir.

Konya Büyükşehir Belediyesi Konya’yı yönetemiyor, nerde kaldı Hadim’i, Taşkent’i, Kulu’yu, Doğanhisar’ı yönetecek? Proaktif, hizmet ve yurttaş odaklı hizmetin izine dahi rastlayamazsınız!

Hangi idari kapasiteyle, hangi kurumla…

İki yıldır oturduğum mahallede trafik keşmekeşi giderek artıyor ve büyükşehir belediyesine yazıyla sözle mesajla sesimizi duyuramıyoruz? On senedir yazı yazıyorum ve bazı konularda bilgi istiyorum. Bu istemlerin herhangi birine ne akademisyen, nu yurttaş ne de “yazar” olarak, herhangi bir yanıt almış değilim. Bu veriler bile mevcut durumun zaten bir EYALET sistemi olduğunu göstermiyor mu? Kulu, Hadim ve Taşkent’teki vatandaş sesini nasıl duyuracak?

***

Kentlerimiz insan, doğa ve kültür odaklı bir “yeniden yapılanmaya/dirilişe” yönelmelidir. Beton uygarlığı bizim uygarlığımız olamaz, olmamalı…

Eğer belediyeleri demokratikleştirmek ve güçlendirmek istiyorsanız, lütfen herhangi bir kişi iki dönemden fazla belediye başkanlığı yapmasın… Lütfen!

Muhafazakar belediyecilik, belediyecilikte çığır açtı. 1994 sonrası dönemin miadı bu son uygulamalar ve düzenlemelerle dolmak üzere…

Sistem yozlaşmaya ve çürümeye başladı… Bunun siyasi faturasını çok yakında elinizde görürsünüz…

Sayın Başbakan, bu konuda çalışan dürüst, ilkeli ve rasyonel düşünen çok sayıda uzman ve bürokrat var lütfen onları bir dinleyiniz!

Unutmayın, sizi bulunduğunuz yere yerel yönetimlerdeki başarınız getirdi. Eğer böyle giderse, yerel yönetimlerde atılacak bu yanlış adım sizi bulunduğunuz yerden uzaklaştıracaktır.

Gelmesi çok kuvvetli bir ihtimal olan büyük FELAKET’ten geri dönmek için geç kalmış sayılmazsınız.
29 Vilayeti "eyalet"e dönüştürdünüz diyelim, geriye kalan 52 vilayet ne olacak?
Tarsus, Bandırma, Alanya gibi aslında "il niteliği" taşıyan, tarihiyle, kültürüyle, özgünlüğüyle önce çıkan "ilçeler" büyükşehir/eyalet içinde acaba ne hale gelecek?

1 Ekim’den sonra başlayacak olan “EYALETLEŞME SÜRECİ”ni TÜRKİYE taşıyamaz…

Bu süreci lütfen durdurun!

Konuyla ilgili haberin adresi:
http://www.ekofinans.com/basbakan-talimati-verdi-iste-13-yeni-buyuksehir-h11489.html

17 Temmuz 2011 Pazar

Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp'in Bir Yazısı

18 Ocak Salı günü 'ağır' bir misafirim vardı:

Dünya Mimarlar Birliği (UIA Union Internationale Des Architectes) Eski Başkanı, Mimarlık ve Şehircilikte teori ve uygulamada kalıcı etki yapmış 40 ülkeden 75 'Büyük Usta'yı ve 75 Profesör'ü bünyesinde toplayanUluslararası Mimarlık Akademisi (IAA International Academy of Architecture) Kurucu Başkanı, Amerika, Rusya, Kanada, Ispanya, Meksika, Fransa, Rusya, Ukrayna, Çek Cumhuriyeti Mimarlık Akademileri ve Odaları Şeref Üyesi 82 yaşında Bulgar asıllı Prof. Dr. Mimar Georgi Stoilov… Birçok ülkeden madalya ve nişanları bulunan, Sofya Belediye Başkanlığı, Bulgaristan Mimarlık ve Şehircilik Bakanlığı ve komünizm zamanı dahil kesintisiz 33 yıl Bulgaristan Milli Meclisinde milletvekilliği yapmış bir canlı anıt, bir ayaklı tarih.

Başkan Stoilov UIA Dünya Mimarlar Birliği'nin Beyrut'ta gerçekleşecek bölge toplantısına katılmaya giderken uçağı Istanbul da bir günlük aktarma yapınca O'na Istanbul'u gezdirmek şerefi bana nasip oldu.

Kendilerini AHL den öğle vakti aldıktan sonra E-5 (D-100) üzerindeki kitlenmiş trafiği ve bazı aykırı yapıları görmemesi için TEM 'i tercih ettim. Sıkışık gökdelenleriyle Maslak, sonra Istinye Park AVM de bir tur attırdıktan sonra geriye Levent'e gelip bence heyecanlı bir yorum ancak iklimsel sorunu halen çözülememiş Kanyon AVM ye götürdüm. Bu bölgedeki diğer yeni gökdelenlerimizi gösterdim: Avrupa'nın en yüksek yapılarından bir tanesi, üst katlarda bahçeleri bulunan, ancak kanımca soluk cepheli Safir Binası'nı işaret ettim. Köprüden Anadolu yakasına geçtik. Hoca'nın Çamlıca eteklerindeki illegal ve ucube yapılaşmayı görmemesi için dikkatini diğer yöndeki Topkapı Sarayı ve Kız Kulesi ne çekmeye gayret ettim. Tüpgeçiş'ten konuştuk. 1999 yılı seçimlerinde bendeniz MHP Istanbul Büyükşehir Başkan adayı iken Prof. Stoilov yine Istanbul'u ziyaret ediyordu. Seçim kampanyası sırasında 'oto-ray' Tüpgeçiş'i gündeme taşıma çabalarıma şahit olmuştu. Gecikmiş de olsa Tüpgeçiş'in yapılıyor olmasından duyduğu memnuniyetini ifade etti. 'Gayretinizle gündeme getirildi, ancak raylı sisteme indirgenmiş' dedi. Bende 'Hükümet'in daha güneyde bu kez lastik tekerlekliler için 2. bir tüpgeçiş'i ihale ettiğini bildirdim. 'Maliyet katlanacak, ancak olsun, onunda yapılması zaruri, ancak 'tarihi yarımada'ya zarar vermeyin' dedi.

Köprüden çıktıktan sonra Hoca'yı en az gecekondu gören ancak Istanbul'un en güzel manzarasını veren Nakkaştepe'ye götürdüm. Oradan iki asma köprümüz aynı anda görülebiliyordu, Avrupa Istanbul'unun tüm görkemi yakalanıyordu. Camiler, kıyıda Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları ve ne yazık ki onların bahçelerine konuşlanmış Gökkafes ve Swissotel, ve yine Levent gökdelenleri algılanıyordu.

'Istanbul da hergün en az 600 araç yeni plaka alıyor ve yola çıkıyor' dedim. Hoca irkildi ve'Korkunç' dedi.

Prof. Stoilov heyecanını daha fazla gizlemedi. Nüfus'a göre Istanbul 2 tane Bulgaristan ediyor, bazı hatalar yapılmış ama Istanbul hala muhteşem bir kent dedi.

Bende dilimi tutamayıp 'Evet ama Profesör, bizim bu 14.000.000 luk Istanbul'un %75 i kaçak bina, bunları buradan pek göremiyoruz, zaten bu illegal yapıların, gecekonduların çoğu mimarlık-mühendislik hizmeti almamış, depreme dayanıklı yapılmamış, Istanbul'dan gitmek için büyük depremi bekliyorlar' deyiverince, Hocaların Hocası yıkıldı, 'abandone' oldu. Öğle yemeğini iştahsız yedi. Ayrılırken kaygılıydı.

Son sözü 'Iki Istanbul varmış' oldu…

Prof.Dr.A. V. Alphttp://www.haberkritik.net